Duke Üniversitesi'nden profesör Timur Kuran'ın son birkaç yıldır İstanbul'daki 17. yy Osmanlı mahkeme kayıtlarına dayandırarak yaptığı güzel arşiv çalışmaları var ve bunların neticesi İş Bankası Kültür Yayınlarından 10 ciltlik bir eser olarak çıktı. Prof. Kuran'ın Osmanlı ve Ortadoğu'nun özellikle son 3 asırdır geri kalmış olmasınin nedenleri ile ilgili kışkırtıcı ve kurgusal denebilecek türden orijinal tezleri var. Özellikle İslam hukukunun 10. yy'dan itibaren "içtihat (yorumlama) kapısı kapanmıştır" denerek yeniliklere ve yeniden yorumlara engellenmiş olmasının bu geri kalmışlıkta başlıca nedeni oynadığının altını çiziyor. İktisadi ve ticari hayattaki durağanlık 1000 yıllık bir süreçte Batı dünyası ile Doğu dünyası arasında bir kırılma meydana getirdiğini ve bunun gittikçe derinleştiğini belirtiyor. Kuran'ın bu konu ile ilgili çalışmaları hakkında daha ayrıntılı bilgiyi kendi (http://econ.duke.edu/people/kuran) adresindeki web sayfasından edinebilirsiniz. Prof. Kuran'ın tezlerini kabul edersiniz veya etmezsiniz o okuyucuya kalmış bir şey. Ne var ki bu önemli araştırmacının en azından tezlerini ciddiye alıp bir kulak vermekte yarar var diye düşünüyorum.
Bu yazımda Prof. Kuran'ın tezlerini kabaca özetlemeye ve kendimce değerlendirmeye çalışacağım.
Konuya başlamadan önce hatırlatmakta fayda var: 1000. yılda Ortadoğu coğrafyasında yerleşik olan ticari ve iktisadi kurumsal yapıya göz atıldığında başlangıcından itibaren henüz 2-3 asır gibi kısa bir süre içerisinde İslam medeniyeti ticari ve iktisadi hayatını düzenleyen kurumsal altyapıyı oluşturmuştu. İspanya'dan Orta Asya'ya kadar yayılan geniş bir coğrafyada aynı para birimi (altın "dinar" veya gümüş "dirhem") kullanılıyor ve aynı türden iktisadi sözleşmeler ticareti kolaylaştırıyordu. İlerleyen yüzyıllarda bu bütünlük sayesinde, örneğin Malezya ve Endonezya'ya, İslam dini bilinen kanının aksine tüccarlar tarafından barışçıl esaslar üzerine yayılmıştır. İktisadi hayatın her sahasında İslam hukukçuları ve müçtehitleri hayatı kolaylaştırıcı yorumlamalar ve içtihatlar yaptılar.
Prof. Kuran'ın tezinin özeti 4 maddede şöyle özetlenebilir:
1. Doğu medeniyetinin "korporasyon" olarak adlandırılan şirket yapısı ile tanışması oldukça geç (20.yy) oldu. Oysa ki büyük ölçekte ve kesintisiz sermaye birikimine olanak tanıyan bu şirket türü Batı'da Romalılar devrinden bu yana kullanılagelmekteydi. Özellikle büyük ölçekli üretim ve ticaret yapılabilmesi bu türden çok katılımcı büyük sermayelerle mümkün olabilirdi. İslam coğrafyasını de kapsıyan Doğu medeniyetinde ise, bilinmesine rağmen korporasyon rağbet görmedi, yerine mudaraba ve muşaraka olarak adlandırılan ortaklık türleri ve şirket modelleri tercih edildi. Basit ortaklıkların sorunu her ne kadar kısmi sermaye birikimine olanak tanısa da bunun kalıcı olmasının zorluğudur. Ortaklardan birisinin dahi ölümü ile ortaklık dağılma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bundan dolayı ayrıca bu ortaklık türünün pratik manada birçok ortağı içerisinde barındırması adeta imkansızdır.
2. Çok ortaklı şirketlerin kaderi şayet ortaklardan birisinin ölümü ile bu ölen ortağın payının nasıl paylaştırılacağına bağlı ise bunun için İslam miras hukukunun prensiplerinin bilinmesi gerekir. Oldukça eşitlikçi temeller üzerine kurulu bu hukuk sisteminde bütün çocuklar (kız ve erkek) ve hatta hayatta olan anne baba hak sahibidirler. Böyle bir durumda yukarıda mevzubahis yaptığımız şirketin devamlılığı mümkün olmaz. Zira ölen ortağın malı bunca mirasçıya dağıtılırken şirketin ayakta kalabilmesi adeta imkansızdır. Böylelikle uzun ömürlü şirketler mümkün olamayacağı gibi, çok ortaklı (5'in üzerinde ortak) şirketlerin varlığı da endojen olarak adeta imkansızlaşır. Zira şirkete ne kadar çok ortak eklenirse şirketin ömrü o kadar kısalır.
3. İslam dünyasında alternatif bir sermaye birikimi ve aktarma yöntemi de vakıflardır. Oldukça samimi duygularla kurulan sayısız şaheser deneilecek vakıf vardır. Hatta denebilir ki Osmanlı'da bütün belediyecilik hizmetleri bu vakıflar eliyle (public-private partnership ile kıyasla) yapılmıştır. Okullar (medreseler), hastaneler, hanlar, camiler, çeşmeler, vs. hep bu vakıf sistemi içerisinde gerşekleştirilmiştir. Ne var ki vakıf aynı zamanda malın korunmasına olanak tanıyan bir organizasyon şeklidir. Bir zengin malını vakfederk bu malı İslam miras hukukunun paylaşım esaslarının dışına da çıkarmış olur. Dolayısıyla bu sermayenin belli bir amaç için kullanılması ve malın miraşçılar arasında bölünmesi engellenmiş olur. Aynı zamanda vakıflara halk tarafından belirli bir kutsallık atfedilmesi malın padişah veya sultan tarafından el konmasına doğal bir engel teşkil ediyordu. Bununla birlikte vakıflar profesyonel anlamda yönetilmedikleri için ve zamanla işlevlerini yitirme tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktadırlar. Bu da özel sektörden vakıflara aktarılmış bulunan kaynakların tam ve etkin bir şekilde kullanılmaması anlamına gelir.4. Batı ile rekabet edecek düzeyde bir şirketleşme kültürü oluşmamış olması İslam coğrafyasının özellikle 16. yy'daki sanayi devrimi ile başlıyan hızlı tempoya ayak uyduramamasına neden olmuştur. Batı dünyası dinamik bir şekilde ticari ve iktisadi kurumsal altyapısını düzenlerken, İslam dünyası başta olmak üzere genel olarak Doğu olarak tarif ettiğimiz dünyada "içtihat kapısı kapalıdır" türünden bir durağanlıkla bu reformları zamanında gerçekleştirememiştir. Bu da birkaç asırda "compound" ederek aranın açılmasına neden olmuştur.
Evet argümanı en kısa şekliyle böylece özetlemiş oldum. Bununla birlikte hala açıklamayı bekleyen bazı soru işaretleri kafamızı kurcalamıyor değil. Bu soruların ilki de sanırım şu: Madem ki hem vakıf hem de korporasyon türü sermaye biriktirmeye olanak tanıyan mekanizmalarının her ikisi de Roma'dan kalma kurumsal yapılar olarak İslam medeniyeti ve Doğu coğrafyası tarafından biliniyordu ve adapte edilmeye müsaitti; bu konudaki tercih neden vakıf'tan tarafa kullanıldı veya sadece basit ortaklıklara izin verildi? Prof. Kuran'a göre halk böyle bir şirket yapısına ihtiyaç duymadı. Bununla birlikte başka engellemelerin de bulunduğunu göz ardı etmememiz gerekiyor. Özellikle doğu kültürlerinde tahta sahip olan aile veya hanedanlık kendi yönetimlerinin başka bir aile tarafından tehdit edilmesine izin vermemek için çok zenginleşmeye de göz yummazdı. Ek vergilendirmelerle ve "müsadere" türü keyfi el koyma ile böyle bir alternatif gücün doğmasına fırsat tanınmazdı. Bu biraz da doğu kültürlerinin sosyolojik yapısı ile ilgili.
Doğu kültürlerinde kabilecilik ve kan bağı her zaman öncelikli gelmektedir. Kabile içerisindeki fertler birbirlerine "mürüvvet" prensibi ile bağlıdırlar. Batı toplumu ise bunun aksine bireyselcidir. Bireyler kendilerini korumak için ticari ve siyasi anlaşmalar imzalarlar. Bu da kurumsal bir altyapı için bir zemin teşkil eder. Oysa doğuda böyle bir yazılı metne ihtiyaç olmaz. Kabile bireyleri birbirine zaten sıkı sıkıya bağlıdır. Batı'da Ortaçağ'da birçok derebeylikler vardı ve merkezi yönetim nisbeten zayıftı. Korporasyonlar böyle bir ortamda neşet ettiler. Manastırlar, loncalar, şehirler (City of London Corporation) bu şekilde örgütlenebildiler. İkinci bir soru da -ki konumuzu ve uzmanlığımızı aşıyor- neden İslam coğrafyası içtihat kapısını kapattı? Reform yönünde girişimler yapılmadı?
İkinci kısmın cevabı kısa: Reform yönünde Osmanlı'da girişimler oldu ama yetersiz kaldı. Askeri ve siyasi sahada 18. ve 19. yy'larda birçok düzenlemeler yapıldı ama bu Batıyı yakalıyacak türden köklü bir şekilde gerçekleştirilemedi. Özellikle özel sektörde girişimler zayıf kaldı. Toplum yapısını yeniden şekillendirecek türden Batı ile özdeş değişiklikler olmadı, zira halk halinden memnundu. Karnını doyurabiliyordu. Batı'daki türden geniş çaplı toplumsal açlık olmuyordu.
İlk kısmın yanıtı ise ancak İslam hukuku uzmanlarının yanıtlayabileceği bir mesele. Günümüz koşullarına uygun olarak İslam hukukunun da prensipleri göz önünde bulundurularak dinamik bir yorumlama biçimi geliştirilebilmeli. Özellikle İslam hukukunun temel olarak alındığı Ortadoğu ülkelerinde bu yönlü reformlara şiddetle ihtiyaç olduğu kesin. Türkiye gibi anayasası ve yasaları seküler olan medeni kanuna sahip ülkelerin ise içine düştükleri en büyük handikap yine benzerlikler arzediyor. O da kendisini günün koşullarına göre vatandaş merkezli olarak hızlı yenileyememe. Hakimler kanunları biraz da vicdanlarının sesini dinleyerek yorumlayabilmeli ve risk almaktan çekinmemelidirler. Bu şuna benzetilebilir: Bir hastaya türlü testler yapılmasına rağmen "conclusive" bulgular elde edilemiyor. Ve hastamızın rahatsızlığı haftalar ve aylar geçmesine rağmen çözülemiyor. Bununla birlikte yapılan testler ne kadar rahatsızlığın teşhisini %100 tespit edemese de tecrübeli bir doktor kendi kanaati ile risk alarak teşhis koyduğunda hastalık %90 şifa bulucaksa doktorun orada hastaya daha fazla eziyet etmemesinde fayda var diye düşünüyorum. Sadece %10 ihtimalle yanlış bir teşhis olma ihtimali ve bir "malpractice lawsuit" ihtimaline binaen doktorlarımız korkaklık yaparsa bu adaletli olmaz. Bu benim kendi kişisel düşüncem.
0 yorum var, yorum okumak-yazmak için tıkla:
Yorum Gönder
Yorumlarınız için şimdiden teşekkürler.
Sorularınız veya eklemek istedikleriniz için lütfen çekinmeyiniz. Kimliğinizi saklı tutmak için "Anonim" olarak yorumlayabilirsiniz.
Editor'e email atmak isterseniz: editor@ekonomig.com. Yazarlarımıza yazmak isterseniz adının ilk harfi ile soyadının tamamını @ekonomig.com ile birleştirip ulaşabilirsiniz. Örneğin onal@ekonomig.com
Tekrar teşekkürler.
Ekonomig.com