Ünlü manken ve televizyon programı sunucusu Aysun Kayacı, 2008’de katıldığı bir program sırasında “Dağdaki çobanla benim oyum bir mi?” diye sorduğunda ve yine “gecekondu dikenle,kaçak eletrik kullananla, vergi kaçıranla niçin benim oyum eşit acaba?” şeklinde eleştirdiğinde, birçoğumuz içerledik. “Nasıl yani, Kast sistemi gelsin mi istiyor bu saf kız” dedik. Ne var ki bu tartışmalar, belki farkında olmadan bir eksik yönümüzü ortaya koydu ve Batı kaynaklı demokrasilerdeki adaletli seçim mekanizmasının nasıl tasarlandığını sorgulamamızı sağladı. En azından öyle oldu diye ümit ediyorum. İnsanlar bu konudaki literatürü okudular ve kendilerini bir nebze yetiştirdiler. Bugünkü yazımda tam bu konu olmasa bile bununla oldukça yakından ilgili, adaletli paylaşım, refah ve etkinlik gibi konulara bir giriş yapmayı düşünüyorum. Bunu bir yazı dizisi düzeni içerisinde götürebilecek miyim bilemiyorum ama en azında bir (hoş) başlangıç olur diye düşünüyorum. Artık bu yazida bu oy meselesine biraz giriş yapıp bir sonraki yazıda Aysun hanıma ağzının payını veririz :)
Bugünlerde, A.B.D.’deki Rice Üniversite’si iktisatçısı Hervé Moulin’in kaleme almış olduğu Adaletli Paylaşım ve Müşterek Refah (İngilizce: “Fair Division and Collective Welfare”) başlıklı kitabı okuyorum. Kitap biraz da teknik bir üslupla, ders kitabı olarak da kullanılabilmesi için yazılmış. Dolayısıyla kitabın bazı bölümlerini okuması ve anlaması biraz zor olabiliyor. Kitabın özellikle giriş bölümünü ve adalet ile ilgili eski Yunanlı’lardan başlıyan tartışmaları içeren kısmı çok hoşuma gitti ve bugünkü yazım da bu konu ile direct ilgili. Şu muhakkak ki adaletli paylaşım boşanma davalarından, şirket ortaklıklarına ve siyasi otoritenin paylaşımına kadar birçok sahada gündelik hayatımızda çok geniş uygulamaları olan bir konu. Ne yazık ki sosyal bilimlerin bu sahasının ülkemizde yeterince bilinmiyor olması büyük bir handikap.Yazımıza konu olan kitap eski Yunanlı Aristo (MÖ. 384-322) ’dan ilhamla meşhur bir “flüt” örneği ile başlıyor: Dört tane oğlan çocuğu var. Konu, ortadaki bir flütün bu çocuklardan hangisine tahsis edilmesi ile ilgili. Çocuklardan birincisi, diğerlerine göre daha fakir olduğu için eskiden beri daha az oyuncağı vardı. Dolayısıyla birinci çocuğun bu flütü alması gerekir ki böylelikle durumu geliştirilmiş olsun ve diğer çocuklarla karşılaştırıldığında bir nebze oyuncak eksikliği telafi edilsin.
Oysa ki aslında flütün ilk sahibi aslında ikinci çocuğun babası idi. Her ne kadar babası önemsemedi ve çatı arasına flütü kendi kaderine terketmiş olsa da, sonuçta ikinci çocuğun flüt üzerinde inkar edilemez sahiplik hakları vardır. Bu nedenle flüt ikinci çocuğa verilmelidir.
Dördüncü çocuk ise çılgın bir müzisyen. Biliyoruz ki ancak bu çocuğun ellerinde bu enstrüman gerçek değerini bulabilecektir. Dördüncü çocuk bu müzik aletinin içine üflediğinde bu çubuk en hoş nağmelere ilham olucak, eğlenceli ve büyüleyici bir çalgıya dönüşecektir.
Birinci çocuğun argümanına iktisat dilinde “telafi” (compensation) prensibi deniyor. İkincisine “dış haklar” (exogenous rights); üçüncüsü “ödül” (reward) ve dördüncüsü de “performans” (fitness) prensibi olarak adlandırılıyor. Peki siz karar verici olsanız bu flütü hangi oğlana verirsiniz? Hangi prensiplerin işletilmesinin bu problemin çözümünde daha faydalı ve yapıcı bir sonuç vereceğini tasarlıyorsunuz? Size göre böyle bir durumda adalet nedir ve nasıl tecelli etmelidir? İnşallah Nasreddin hoca gibi "parayı veren düdüğü çalar demiyorsunuzdur!!"
Bu örnekten çıkarmamız gereken derslerden birisi muhakkak şu olmalı: Karar vericiler olarak bizler hepimiz sanırım kendi sübjektif ve demagoji ve kavgaya dayalı adalet anlayışlarımızın ötesine geçebilmeli ve prensiplerle hareket ederek kararlarımızı verebilmeyi öğrenmeliyiz. Bu özellikle tutarlı davranmanın ve karar verebilmemizin ilk şartıdır diye düşünüyorum. Bu işin ilk fikir babalarından birisi de başta ismi geçti, Aristo’dur. Ona göre bir objeyi, hizmet veya makamı adaletli olarak istihdam ve tahsis edebilmemiz için, once onu tanımlayabilmemiz ve bunun için de söz konusu objenin amacına bakmalıyız. Dolayısıyla ona göre sorulması gereken asıl soru şudur: Flüt müzik çalınması için yapıldığına göre en iyi müzisyene verilmelidir. Benzer şekilde örneğin siyasetin amacını belirleyebilirsek, kimin yönetmesi gerektiği ile ilgili daha derli toplu bir karar verebiliriz. Bu yönüyle Aristo’nun meseleye “performans” prensibi ile yaklaştığını rahatlıkla söyleyebiliriz ve evet, Aristo bir democrat değildi belki de. Köleliği savunmuştu, o ve bu...
Buna karşılık Alman düşünür İ. Kant (M.S. 1724-1804) ve yine İngiliz John Locke’un (M.S. 1632-1704) bu adalet konusunda Aristo’dan farklı görüşleri vardır. Örneğin Locke’a göre adaletin doğasında kişilerin ellerinden alınamayacak hakları vardır. Bu yönüyle konuya yaklaşıldığında Locke’un “dış haklar” prensibine kendisini daha yakın gördüğünü söylemek mümkündür. Hangi filozof hangi prensibi destekliyor şeklinde ayrıntılara girerek konuyu daha fazla uzatmamak için bu dört prensibin pratikteki işletilmesi meselesine geri dönmek istiyorum. Felsefe akımlarının adaletli paylaşım mevzusundaki tutumlarını nasip olursa başka bir yazıya bırakabiliriz.Şimdi birkaç örnek sıralayarak bu 4 prensibin (telafi/dış haklar/ödül/performans) işletilmesi sanatı ile ilgili beyin jimnastiği yapalım.
Bir kale savunması sırasında eldeki kısıtlı yiyecekler kime nasıl taksim edilmeli? Kaledeki zayıf bayanlar, çocuklar ve yaşlılara mı? (telafi) Zira onların vücutları artık açlığı kaldıramıyacak düzeydedir. Yoksa kalenin savunmasını yapan askerlere mi? (performans) Yoksa binbir güçlüklerle gizli tünellerden yiyeceği bir şekilde kaleye sokmuş olan taşıyıcılara mı? (ödül) Zira onlar hayatlarını riske etmeseydiler bu yiyeceği bulamazdık!
Açık denizdeki bir gemi içine su almaktadır ve kötü son kaçınılmaz görünmektedir. Gemidekilerin hepsine yetecek kadar can botu yoktur. Eldeki mevcut botlara kimler bindirilmelidir? İnsanlığın geleceğini devam ettirebilmek için daha çok şansı olacak bayanlar ve çocuklar mı? Yoksa bilim adamı, mühendis ve doctor gibi önemli meslek erbabları mı?
Seçimlerde benim oyum ile dağdaki çobanın oyu bir midir? 18 yaşından küçükler niye oy kullanamaz? Zengin ve toplum için daha fazla şey veren bir işadamının seçimlerde daha fazla söz sahibi olması gerekmez midir? Bazı suçlara iştirak etmiş olanların oy kullanabilmeleri “ödül” prensibi eksi işletilerek reddedilmelidir.
İlginç bir şekilde Yahudilerin kanun kitabı olan Talmud’da bir bahiste iki kişinin ortak üretilmiş bir malı nasıl paylaşabilecekleri anlatılır. Buna göre ayette kendi ellerinin uzanabildiği kadar almaları ve hala alınmamış mal varsa bu malların eşit olarak ikiye bölünmesi tavsiye edilmektedir. Bunu şu örnekle anlamaya çalışalım. İki müzisyen düşünün: Bunlardan birincisi saz ustasıdır ve kendi başına konser verdiği zaman yılda 5 bin lira para kazanabilmektedir. İkinci müzisyenimiz ise usta bir ney çalgıcısıdır. Kendi başına çalıştığı zaman yılda 10 bin lira gelir elde etmektedir. Çalgıcılarımız birlikte düğün dernek çalgıya gitmeye başlarlar ve bu işin daha karlı olduğunu farketmeleri uzun sürmez. Bu şekilde geçtiğimiz yılda 21 bin lira gelir elde etmişlerdir. Doğal olarak sorduğumuz soru şu: Bu 21 lıra iki müzisyen arasında nasıl paylaştırılmalıdır? Bazılarımız bu miktarın bütünüyle eşit olarak 10,5 bin’er lira olarak paylaşılması gerektiğini savunurken; bazılarımız ise işbirliği öncesi kazançların kabiliyetleri ölçtüğünü varsayarak bu önceki gelirleri ile orantılı olarak 7 bin ve 14 bin seklinde parayı paylaşmaları gerektiğini düşünüyoruz. Bunun gibi birkaç mekanizma daha saymak mümkün olmakla beraber ben bundan daha ziyade Talmud’taki paylaşım şekline dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Buna göre 1. ve 2. çalgıcılarımız öncelikle ellerinin ulaştığı 5 bin ve 10 bin lirayı sırasıyla almalıdırlar. Geriye kalan 6 bin lirayı ise aralarında eşit olarak paylaşmalıdırlar ki bu da son durum itibarı ile gelirlerini 8 bin ve 13 bin seviyesine getirir. Öncekilerle kıyaslandığında bu tamamen farklı bir paylaşım tarzı oldu! Peki sizce adalet hangisi? Prensipleri işletebilmeye başlayabildiniz mi?
Başta ismini verdiğim yazarımızın da belirttiği gibi iktisat bilimi belki de dağılım adaleti konusuna en büyük katkısı olmuş olan bilim dalı. Bu konu oldukça derin olduğu için şimdilik daha fazla sizleri yormadan bugünlük burda kesicem izninizle. Yazımı meşhur Friends dizisinden bir parodi ile bitirmek istiyorum. 3:38-4:25 dakikalar arası bugünkü konumuzla bir nebze alakalı. “Sen böl ve ben seçeyim” adaletli paylaşımda kullanılan ve eski zamanlardan beri bilinmesine karşın, oldukça etkili bir yöntem. Keyifle izleyin.
http://www.youtube.com/watch?v=98KZNd03l4U&feature=related
Kendi kendime yorum yazmis olucam ama simdi farkettim: Sinan hocamin benden onceki bir yazisi benim yazi ile bir nevi baglantili ve referans olarak eklenmesi gerekir diye dusunuyorum. Yazi surada: http://www.ekonomig.com/2009/02/normal-0-false-false-false.html
YanıtlaSilBizim adelet dagitma gibi bir misyonumuz oldugunu sanmiyorum. Ozellikle ekonominin tanimi ve uygulanagelen sistemlere bakildiginda bu gorulebilir. Verdigin orneklerde de goruldugu uzere adalet dagitmak yerine sistemin uzun sure surdurulebilirligi, verimliligi vs. gibi konular uzerine kafa yoruluyor gercek hayatta.Aslinda adalet gercekten matematiksel olarak tanimlansa ordan itibaren ekonomiciler devreye girebilir. Ama bahsettigin gibi olayin temelinde felsefi tartismalar, dini yaklasimlar var. Bana kalsa flutu sahibine veririm. O flutun hicbir ise yaramadigini gorunce flutu guzel calabilene ya satar ya da kiralar. Hem kendi kazanir hem de flut calan kazanir. Flut calan vergi verir ac olan doyar. Baskasinin cati arasinda flut arayanda boyle ahmakca bir is yapmamasi gerektigini ogrenir bir baltaya sap olur:) Aslinda verdigin flut ve kale savunmasi orneklerindeki isi yapan (flutu bulan ya da yiyecekleri tasiyan)kisiler ekonominin temel prensibi olan rasyonel insan prensibiyle celisiyor. Dolayisiyla gercek durumlarda olay daha da karmasik.
YanıtlaSilCan
@John Dogan; Sistem unsurları önce iktisatçılar tarafından oluşturulmadı mı ki şimdi iktisatçıların tek görevi sistemin sürdürülebilirliğini sağlamak olsun. Ayrıca adalet dağıtmak gibi düşünmek yerine kaynakları verimli kullanmak şeklinde düşünülebilir flüt örneği ve bahsi geçen prensipler.
YanıtlaSilOsman hocam, cok ufuk acici bir yazi olmus. eline saglik. ilgiyle okudum. Moulin'in kitabinin ilk bolumunde isin felsefesinden bahsedildigini hic bilmiyordum. Asiri matematik yogunlugundan isin ozunu kaciriyoruz cogu zaman. Ekonomistler ugrastiklari bilim dalinin beseri bir bilim oldugunu hatirlayip kendilerine gelmeliler biraz diye dusunuyorum. Publish or perish endisesi buna biraz engel oluyor sanirim
YanıtlaSilSistemi kimin olusturdugundan daha ziyade hangi temeller uzerine olusturdugunu konusmak daha uygun olur diye dusunuyorum. Kanimca her sistem kurulurken
YanıtlaSil1-) bu sistem kurulabilir mi?
2-) Kurulursa surdurulebilir mi?
diye dusunulur.
Tabi ki bunun icine adalet mekanizmasi girse de amac olmaz.
Kaynaklari daha verimli kullanmak gibi dusundugunuz zaman problem ortadan kalkiyor zaten. Tabi ki flutu flut calana vermek lazim. Sorun bu adaletli mi diye dusunuldugu zaman cikiyor. Bu bir acidan Anti-Growth teorilerindeki tezatlara da benzetilebilir.
Bu arada yazida ismi gecen Profesor Moulin'in Turk asistani Emre Dogan'in cok iyi bir flut calicisi olmasi da ilginc bir tesaduf dogrusu. Gecen seneki Turk gecesinde sahneye cikip yaklasik 300 kisinin onunde calmisti...
YanıtlaSil