23 Aralık 2009 Çarşamba

Türkiye'nin üç sorunu: (3) CEHALET

Bu da serimizin son yazısı. Cehalet, ülkemizin içine düştüğü en önemli 3 sorunundan birisi olarak kayda geçmeye değer diye düşünüyorum. Bazıları diyebilir "Türkiye'de okur-yazar oranı şöyle böyle arttı", vs. diye. Ancak ben katılmadığımı peşinen belirtmiş olayım. Ne okur-yazarlık oranı gelişmiş ülkeler ile kıyaslandığında istenen seviyede, ne de ülkemizde kitap satış rakamları ve buna bağlı kitap okuma alışkanlığı tatmin edebiliyor insanı. Örneğin Birleşmiş Milletler (UN) Kalkınma Programı 2009 raporlarına göre Türkiye %88.7 okuma-yazma oranı ile 177 ülke arasında ancak 101'inci sırada. Durumun özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde oldukça vahim olduğunu söylememize gerek yok sanırım. Yani bu soruna gözlerimizi kapamak sorunu kesinlikle ortadan kaldırmaya yetmeyecektir. Bütün riskleri de bilinerek, cesaretle üzerine gidilmeli.

Ne yazık ki bizler kendi öz tarihimizi, kültürümüzü ve dinimizi Batılılardan öğrenmişiz. Bu konuda başkalarını suçlamayalım. İğneyi başkasına ve çuvaldızı kendimize lütfen. Osmanlı tarini Gibbon'dan; Hallac-ı Mansur veya Mevlana gibi tasavvuf büyüklerimizin eserlerini Massignon, Nicholson, Schimmel gibi oryantalistlerden öğrenmedik mi? Bir büyüğümüzün eserinden okumuştum: Son birkaç asırdır eğitime ve kültürümüze verdiğimiz ihmalin boyutlarını görmek açısından Edirne şehrine bakmak bile yeterli olacaktır. 300'den fazla camisi olan bir şehrin 1960'larda 20-30 camisi aktif halde idi. Daha henüz 15. yy.'da günümüz üniversitelerine denk eğitim veren kurumlar ise bugün tamamen harabedir.(*)

Bir başka husus da özellikle Türkiye'de görünüşü ile kaliteli kitap yeni yeni basılmaya başlandı. Ancak kitap fiyatları halen çok yüksek. Zaten korsan yayıncılık bu endüstriye en büyük sekteyi vurmasına rağmen hala engellenemiyor. İkinci el kitap alış-satış imkanları oldukça kısıtlı. Halk arasında kitap okumayı sevdirecek ve teşvik edecek gösteriler ve fuarlar kesinlikle yeterli değil. Üniversite kütüphaneleri de oldukça yetersiz. Halen 1950-60'ların kitapları ve dergileri rafları dolduruyor. Halk kütüphanelerinden bahsetmeye bile değmez sanırım. Bu konudaki eksiklikler saymakla bitmez. Neresinden tutsanız sıkıntılı. Sanırım genel olarak kitap okumaya ve ilme önem veremiyoruz. Veya ancak belli kişiler onu yapabilir diye düşünüyoruz. Belki de kitap okumaktan korkuyor olabiliriz, zira bu şekilde öğreneceğimiz gerçekler bizi huzursuz yapabilir!

Özellikle Batı dünyasında kitaplar çok önemli ve özellikle yolculuklarda insanların yanlarından ayıramadıkları en büyük dostu. Örneğin Amerikalılara sorsanız şayet bir yolculuğa çıktığınızda yanınıza alacağınız 3 şey ne olurdu diye emin olun bir tanesi kitaptır. Bütün bunlara rağmen özellikle 18-24 yaş grubu arasında kitap okuma kültürü hızla düşüyor ve Batı dünyasında ciddi endişelere neden oluyor şu an için. Bunda TV ve bilgisayar kültürü etkisi vardır muhakkak.

Cornell Üniversitesi tarafından yapılmış bir bilimsel çalışmaya göre kitap okuyanlar okumayanlara göre en az 3 misli daha fazla hayır işlerine ve yardım kuruluşlarında gönüllü çalışıyorlar. Daha fazla tiyatroya gidiyorlar ve sanatla daha çok ilgileniyorlar.

Kitap okumanın faydaları çok fazla. Aklıma gelen üç tanesini sıralamış olayım:

1. Günlük sıkıntı ve streslerden kaçmak ve bir süre için nefes almak. Kitabın sizi götürdüğü coğrafyada kendinizi hayal ederek rahatlamak.
2. Beynimizi ve hayal gücümüzü geliştirmek. Kitap okuyan çocukların okumayanlarına göre daha başarılı olması. (Aslında burda "causality" ile ilgili bazı sorunlar olabilir. Yani cidden de daha çok okuyanlar daha akıllı mı oluyor yoksa daha akıllı oldukları için mi daha çok okuyası geliyor bu kişilerin?)
3. Eğlenceli ve tatmin edici bir uğraşı. Ayrıca kişinin yorgunluğunu zevkle atması için de birebir.

Bazılarımız şöyle bir itiraz yöneltebilirler: İyi de bu cehalet kitap okuyunca çözülebilecek türden bir meret mi? Aslında tam değil. Yani hepimizin bildiği "sen vali olursun ama adam olamazsın" hikayesi gibi bir şey. Yani bir çok kitap okuyup sırtına kitap yüklemiş merkep gibi de olabiliriz. Okuduğumuz kitaplar ve bilgimiz eğer pozitif bir aksiyon doğurmuyorsa bir nebze gereksiz bir bilgidir denebilir. Aynı gereksiz kabiliyetlerinden ötürü padişahın soytarısını önce ödüllendirmesi sonra da kırbaçlattırması hatırlanmalıdır diye düşünüyorum.

Bu bağlamda uzun sözün kısası, öncelikli olarak bilgi değerlidir ve bir eğitim seferberliği zaruridir. Ancak bu kendi başına yeterli değildir. Müspet hareket ile desteklenmelidir ve ilmi edinen kişinin hareketlerinde ve ahlakında değişme ve gelişme meydana getirmelidir. Yani bilgi bizi müspet olarak değiştirebildiği ölçüde değerlidir.

Bu konu ile ilgili enfes bir tesbit çok hoşuma gider: "Bizim düşmanımız cehalet, zaruret (fakirlik) ve ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı san'at, marifet (bilgi) ve ittifak silâhıyla mücadele edeceğiz. Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkiye sevk eden hakikî kardeşlerimizle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zira husumette (düşmanlıkta) fenalık var, husumete vaktimiz yoktur." Gerçekten de değerlendirme çok güzel. Ben de katılıyorum, muhakkak ki "sanat, marifet ve ittifak bizi bu debdebeli okyanusta kurtuluş sahiline çıkaracak en önemli araçlardır".

(*) Bu tespitler için birinci dereceden bir kaynak kullanmadığım için rakamlarda hatalar olabilir.

Devamını okumak için tıklayınız...

21 Aralık 2009 Pazartesi

Türkiye'nin üç sorunu: (2) ŞİDDETLİ İHTİLAF

Bir önceki yazımda Türkiye'nin üç önemli sorunundan birisi olarak "fakirlik ve gelir adaletsizliği" üzerinde durdum ve çözümü ile ilgili birkaç öneride bulundum. Bu yazımda ikinci sorun olarak şiddetli ihtilaf'ı incelemeye çalışacağım. Ne yazık ki ülkemizde hergün konuştuğumuz Türk-Kürt, Laik-Dinci, Alevi-Sünni, Müslüman-Gayrı Müslim türünden toplumu saflara ve katmanlara ayıracak çatışmalar körükleniyor. Ve birçoğumuz bunu üzülerek izliyoruz. Büyük bir çoğunluk itibarı ile halkımız bu türden plan ve komplolara itibar etmese de, ne yazık ki ülkemizi kamplara ayırma planları yapan "çıkar odakları" amaçlarına ulaşabilmek için her türlü yöntemi kullanabiliyorlar. Üzüntü vericidir ki halkımız bir kısmı bu propagandalardan etkilenebilmektedir.


Hemen bir örnek vermek istiyorum. Ülkemizde ermeni kökenli vatandaşlarımız vardır ve ne yazık ki bir kısım fanatik diyebileceğim ulusalcı (ultra-milliyetçi) bir kesim tarafından hedef gösterilebilmektedirler. Ancak o Ermeni diye sınıflandırdığınız kişiler de isteseniz de istemeseniz de bu ülkenin insanları bunu unutmayalım. Bin yıllık bir tarih içinde Osmanlı tarafından "millet-i sadıka" sıfatı ile taltif edilmişlerdir. Ne acıdır ki bu sadık millet 1. Dünya Savaşı sırasında bazı Batılı devletler tarafından kandırıldı. Ardından gelişen olaylar da hala bizim için büyük bir hüzün kaynağıdır. Bu insanlar bizim zenginliğimizdir. Ermeni vatandaşlarımızın ülke sevgisinden şüphe duymamamız gerekir.

Başka bir güncel örnek de laik-dinci yakıştırmaları. Yani bu konu çok üzücü bir durum. Dinci veya laik diye yaftaladığımız insanların potansiyellerini kullanabilsek bu ülke için ne kadar büyük bir zenginlik olur değil mi? En basitiyle sinerjiden faydalanmış oluruz ki bu büyük bir devrim olur.

"Gladyatör" filminden hiç unutamadığım bir sahne vardır. Roma'daki meşhur amfitiyatronun sahnesine çıkan esir gladyatörler kendilerini bekleyen sona hazırlanmaktadır ve o sahnede kendisi de esir olan Russell Crowe'un oynadığı figür şunu teklif eder: "Whatever comes out of these gates, we have a better chance of survival if we work together... We stay together, we survive." Çok etkilendiğim bir sahne.

Şüphesiz, fikir ihtilafı belli bir ölçüde faydalıdır ve terakki için de muhakkak gereklidir. Gelişme de böyle mümkün olabiliyor. Ancak bunun ölçüsü önemli. Saygıya dayalı bir formül ve birlikte yaşama sosyal kontratı geliştirilmelidir.

Genel olarak bakıldığında, bu partizanlığın ne kadar zararlı olduğu da anlaşılır. Ne yazık ki ekonomimizin her katmanında bir partizanlıktır almış gidiyor. Yani işe başvuran bir aday iseniz, inanın kabiliyetleriniz değil bilakis tanıdıklarınızın zenginliğine göre iş bulabiliyorsunuz. Yani işe alma meselesi kişinin eğitim ve tecrübesine göre değil politik ve sosyal statüşüne göre oluyor. Ehli olmayan tarafından yapılacak işle oluşacak ekonomik kayıplar da cabası.

Son olarak meclisin (TBMM) çalışmaları takip edildiğinde bu ayrılık ve gayrılıkların çalışmaları ne kadar aksattığı anlaşılır. Örneğin askeri müdahale sırasında yazılmış ve halka dayatılmış bir anayasanın kullanılıyor olması bile Türk demokrasisi adına büyük bir ayıp. Partilerin en azından kapalı kapılar arkasında birbirleri ile görüşmeleri ve gerekli çalışmaları yapıp, anlaşmalara varmaları gerekmez mi? Utanç verici.

Bu ayrılıkların aşılması için benim tek bir önerim var: Yurtdışı tecrübesi. Lütfen başta siyasetçilerimiz olmak üzere, bütün münevverlerimizi ve imkanı olan halkımızı yurtdışında bir süre yaşamalarını, veya en azından bir geziye katılmalarını tavsiye ediyorum. Bu dış dünyada hayatın ne kadar zor olduğunu görsünler. Yurtdışında insan gerçekten birlik ve beraberliğin ne kadar değerli olduğunu anlıyor. Birbirimize sarılmazsak bir hiç olduğumuzu ve yeni globalleşen dünya konjonktürü içerisinde, bu çarklar altında ezileceğimizi öngörmek için kahin olmaya gerek yok. Eğer Türk-Kürt, Laik-dindar, Sünni-Alevi demeden bu topraklar üzerinde hepimizin eşit haklara sahip vatandaşlar olduğumuz ortak paydası altında birleşebilirsek, hayatta kalabiliriz ve insanına saygılı yarının Türkiye'sini hep beraber inşa edebiliriz.

NOT: ABD'nin belki de gelmiş geçmiş en büyük başkanı Abraham Lincoln'ün çok güzel bir sözünü duydum konu ile ilgili. Bence bütün üstte yazdıklarımızı çok güzel yansıtıyor: "A house divided against itself cannot stand." Yani "kendi içinde bölünmüş bir ev ayakta kalamaz."

Devamını okumak için tıklayınız...

20 Aralık 2009 Pazar

FERTİLİTE ORANI ÜZERİNE

Economist dergisinin Ekim 2009 tarihli nüshasındaki bir makale dikkatimi celbetti. Oldukça ilginç ve çarpıcı gerçeklere temas edilmiş. Katılmadığım pek çok nokta oldu. Yazıyı kısaca özetleyip kritiğini yapmaya calışacağım. Okuyucaların da yorumlarıyla iştirak etmeleri güzel bir tartışma ortamı oluşturabilir.

Fertilite oranı ya da doğurganlık oranı (Fertility rate) yaygın olarak kullanılan doğum oranından (Birth rate) farklı bir konsept. Doğum oranı bir yılda doğan bebek sayısının toplam nüfusa oranı, fertilite oranı ise 15-49 yaş arasındaki bir kadının sahip olduğu/olacağı ortalama çocuk sayısı olarak tanımlanıyor. En ideal(!) fertilite oranı ikame oranı olarak çevirebileğim “Replacement level of fertility” degeridir. Bu da 2.1 olarak hesaplanmis. Bu deger, nüfusun yavaşlayıp uzun vadede stabilize olmasını sağlayacak sihirli rakam olarak nitelendiriyor. Anne ve babanın yerini iki evlat alacak, ve bu sayede nüfus stabil kalacak. Rakamın 2 değil de 2.1 olma sebebleri ise çocukların ergenlik yaşına ulaşamadan ölme ihtimali ve yeni doğan cocuklar icinde kız çocuğu oranının %50 den az olması.

Fertilite oranı 1970lerde tamamı gelişmiş 24 ülkede bu oranın altındayken, bugün Afrika dahil bütün kıtalardan tam 70 ülkede bu rakamın altında. 1950’den 2000’e dünya genelinde fertilite oranı 6’dan 3’e düşmüş. 2010lu yıllarda dünya nüfusunun yarısının bu orana veya aşağısına ineceği, 2020lerde ise global fertilite oranının 2.1’ın altına düşeceği tahmin ediliyor. Bu büyük değişimde gelişmekte olan ülkelerdeki süreç çok etkili çünkü gelişmiş ülkeler 20. yüzyılın ilk yarısında zaten bu oranın altına düşmüş durumdaydı. Birkaç çarpıcı örnek : Bangladeş’te doğurganlık oranı 1980’den 2001’e 6’dan 3’e düşüyor. Aynı şey Mairitius’ta sadece 10 yılda (1963-1973) gerçekleşiyor. Derginin en heyecan verici bulduğu örnek ise İran. 1979’da kontolü ele alan yeni rejimin ülkede aile planlamasını yasaklaması sebebiyle 1984’de 7 ye çıkan doğurganlık oranı 2006’da ülke genelinde 1.9’a, başkent Tahran’da ise 1.5’e kadar düşüyor. Bu durum iyi eğitimli, hayattan farklı beklentileri olan, kadınların çalışma hayatına atıldığı yeni neslin rejime ve rejime bağlı eski kafalılara başkaldırısı olarak yorumlanıyor.

Yazıda zenginlik ve hayat standardı ile fertilite oranı arasında güçlü bir ilişki olduğuna dikkat çekiliyor. Gelişmiş, kişi başina düşen milli gelirin yüksek olduğu ülkelerde doğurganlık oranı fakir ülkelere kıyasla oldukça düşük. Yine hanehalkı düzeyinde yapılan araştırmalar da zengin ailelerin daha az cocuk sahibi olduklarını gösteriyor. Neyse ki bu negatif korelasyon fertilite oranındaki düşüşün zenginliğe sebep olduğu seklinde yorumlanmamiş. Tavuk yumurta ilişkisi gibi çift tarafli bir etkileşim olduğu dile getiriliyor. Yani az cocuğu olan aileler daha varlıklı oluyor, daha varlıklı ailelerin daha az çocuğu oluyor.

Peki doğurganlık oranını azaltmak ülke ekonomisine nasıl katkıda bulunuyor? 3 yolla bunun ülke ekonomisine faydası olacağı belirtiliyor: Doğurganlık oranındaki düşüş kadınların iş hayatına atılmasını kolaylaştıracak. Gelir daha fazla ve çocuk sayısı daha az olacağı için aileler daha fazla tasarruf yapabilecek, böylece ülkede yatırım için daha fazla kaynak olacak. Daha fazla yatırım ise daha hızlı büyüme ve zenginlik demek. Bu mantık yürütme doğal ve doğru görünse de ben tasarruf ile büyümeyi sağlayacak yatırım arasında bu kadar basit bir ilişki olduğunu düşünmüyorum. Çok basit bir data analizi daha hızlı büyüyen ya da zengin ülkelerin tasarruf oranının (Saving rate) sistematik olarak daha fazla olmadığını gösterecektir. Kaldı ki birçok az gelişmiş ülkede finansal sistem paradan para kazanma mantığı üzerine kurulu. Bu mantık yürütmenin ilk halkası olan daha çok kazancın daha çok tasarruf getireceği bile bence çok zayıf bir argüman. Ekstra gelirin tüketime değil de tasarrufa gideceği nerden malum. Meşhur consumption smoothing argümanıyla en azından bir kısmının birikime ayrılacağı söylenebilir ama bu daha ilk halkasından zayıf olan mantık yürütmedeki sakatlığı kurtarmaya yetmez.

İkinci olarak doğurganlıktaki azalma kişi başına düşen sermaye miktarını arttıracak. Mesela bir tarla babadan oğula geçtikçe bölünecek, sonuçta o kadar küçülecek ki artik verimsiz hale gelecek şeklinde bir örnek veriliyor. Tabi yine kişi başına düşen sermaye miktarı ile büyüme ve zenginlik arasındaki ilişki havada. Büyüme üzerine yazılan onlarca makale ve kitap ülkeler arasındaki gelir (Toplam veya kişi başina düşen milli gelir) ve büyüme farklılığının kişi başına düşen sermaye miktarındaki farklılıkla açıklanamayacağını gösteriyor (“Barriers to Riches” Parente and Prescott (2002), “Development Accounting” Hsieh and Klenow (2009 )).

Son olarak bu oranın düşmesi çocuk nüfusunu azaltmak anlamına geldiğinden çalışan nüfusa bağımlı olan toplam nüfus (Çocuklar ve yaşlılar) azalmış oluyor. Tabi uzun vadede bugünün çalışan nüfusu yaşlanıp da bugünün çocukları çalışan nüfus olduğu zaman durum tersine dönecek. Yazıda Avrupa örnek verilerek buna değinilmiş ama yeni nesil kadınların iş gücüne katılma oranları da fazla olacaktır denilip geçiştirilmiş ki bence bu hiç ikna edici değil. Şu anda yaşlanan Avrupa ve Japonyayı bekleyen en önemli sorun bu. Doğurganlık oranının 1 gibi cok vahim bir rakam olduğu Almanya hiç hoşlanmasa da göçmenlere muhtaç olacak.

Yazımı noktalarken Türkiye’de durum ne acaba diye düşünenler için aşağıdaki figürü ekledim. Görünen o ki biz de başarılı! komşumuz İran’dan geride değiliz. Bir de son olarak çocuk teşvikleriyle nüfusu kurtarmaya çalışan Fransa ve yine doğurganlık oranı yukarı doğru seyreden A.B.D yi karşılaştırma olması için ikinci figüre ekledim (Kaynak: OECD). Umarım bu yazıdan benim doğurganlık oranının azalmasından rahatsız olduğum veya buna karşı olduğum gibi bir sonuç çıkarılmaz. Neticede kişiler ne kadar çocuk sahibi olmak istediklerine karar verme hürriyetine sahip. Benim hoşlanmadığım nokta insanların kendi değer yargılarını (Çok saygın bir dergide bile olsa) birkaç figür ve tablo ile bilimsellik süsü vererek doğru olarak empoze etmeye çalışmaları. Bu konu benim uzmanlık alanım değil ancak ülkemizde yaşanan sürecin uzun vadede önemli sonuçları olacağı öngörülüp bu konunun her yönüyle ele alınacağı ciddi çalışmalar yapılması gerektiğini düşünüyorum.







Devamını okumak için tıklayınız...

18 Aralık 2009 Cuma

Türkiye'nin üç sorunu: (1) FAKİRLİK

"Fakirlik ve gelir dağılımındaki adaletsizlik", Osmanlı'nın son 2 asrı ve Cumhuriyet'imizin ilk yıllarından itibaren toplumumuzu günümüze dek kemiren sorunların en önemlilerinden bir tanesidir. Bu sorun, toplumumuzun birçok kesiminde siyasetçilerimiz, düşünce insanımız ve aydınımız tarafından tartışıldı ve hala tartışılıyor. Fakirliği (zenginliği) kişi başına düşen gayrı safi milli gelir (GSMH) veya satın alma gücü ile ölçmek mümkün. Gelir dağılımındaki adalet(sizlik) ise gini katsayısı ile ölçülebilir. Açıklayalım ve birkaç öneri sunalım.


Türkiye'de kişi başına düşen milli gelir ($10.000) ne yazık ki gelişmiş ülkeler seviyesinde henüz değil. Şu andaki büyüme hızını ve siyasi istikrarı sürdürebilirsek gelişmiş ülkeler seviyesine çıkmamız uzun yılları bulabilir. Şu anda bile kıyaslandığında Türkiye ne yazık ki satın alma paritesi (gücü) yöntemi ile kişi başı GSMH hesaplandığında bile Dünya ortalamasının altında. Zaten aşağıdaki resim de bunu ifade ediyor. Turuncu renkle göstereilmiş olan ülkeler Nisan 2008 itibarı ile kişi başı gelirde Dünya ortalamasının altında kalıyor.



Türkiye'nin kişi başı GSMH'nı $10.000 ve gelişmiş bir ülke olan İtalya'nınkisini de $40.000 olarak varsayalım. Yine İtalyan ekonomisi yıllık %3 ile büyüyor olsun. Hesaplamalarıma göre Türkiye yıllık %5 büyümesi halinde İtalya'ya yetişmesi tam 75 sene alıyor. Yani yaklaşık 3 nesil. (1 nesili 25 sene olarak düşünebiliriz) Türkiye yıllık %6 büyüyebilirse bu tam 50 seneye düşüyor yani 2 nesil. Türkiye'nin kişi başı GSMH'da İtalya'ya 1 nesil içerisinde yetişebilmesi için ise 25 sene boyunca düzenli olarak yıllık %9 büyüme performansına ulaşması gerekiyor ki bu adeta mucize gibi bir şey. Yani Türkiye'nin gelişmiş ülkeler seviyesine yükselebilmesi için uzun vadeli ciddi projeler geliştirmesi gerekli.

Gelir dağılımındaki adaletsizlik de ayrı bir mevzu. Sosyal devlet ekonomisine inanan Batı Avrupa ülkelerinde durum nisbeten iyi. Danimarka bu konuda çok başarılı. Gerçi bu ülkenin Avrupa'da gelir vergisinın en yüksek olduğu ülkelerden birisi olduğunu söylememiz şaşırtıcı olmaz sanırım. Yani devlet büyük bir Robin Hood olmuş adeta :) Bununla birlikte, en azından bu adaletsizlik konusunda yalnız değiliz ve gelişmiş ülkelerden ABD de bu dert ile muzdarip. Bu ülkede kapitalizmin acımasız kurallarının tavizsizce uygulanıyor olması gelir adaletsizliğini körüklüyor. Devletin bu sorunu ele almaya dönük, olağanın dışında nerdeyse hiç politikası bulunmuyor. Elbette zengin daha yüksek bir dilimden vergi ödüyor lakin bu yeterli değil. Her geçen sene bu adaletsiz artıyor ve kapitalizmin bu ülkedeki tavizsiz savunucuları bile bunun tehlike çanlarının çalmasına neden olduğunu düşünüyor. Bildiğiniz gibi bundan birkaç hafta önce yazdığım yazımda ünlü Amerikalı ekonomist Robert Shiller'den de alıntılar yaparak bu soruna değinmiştim. O yazıma bakılabilir.

Peki "fakirlik ve vergi adaletsizliği" sorunları için ne tür çözümler üretilebilir? Sanırım Türkiye bu konuda bir nebze olsun şanslı. Öncelikle yönünü Batı'ya çevirmiş durumda. Batı derken gelişmeyi kastediyorum, aksi taktirde körü körüne Batı taklitçiliği değil elbet. Güneyindeki komşuları gibi politik sorunlar da yaşamıyor. Demokratik bir hukuk devleti olmamız dolayısıyla sistem içinde değişikliklere daha çabuk adapte olabiliyoruz. Dünya konjonktürü içerisinde değişen dengelere daha çabuk ayak uydurabiliyoruz. En baştaki tavsiyem işgücü (sosyal sermaye) ile ilgili. Çalışanların "zanaat" sahibi olmalarının sağlanması gerekli ki bu ancak "uzmanlaşma" ile olabilir. Günümüzün dünyasında bu çok önemli. Tabi servis sektörünün genel ekonomi içerisindeki istihdam payı her geçen gün artıyor. TURKSAT istatitiklerine bakılırsa bu rahatlıkla görülebiliyor. Sadece 6 sene öncesi ile kıyaslandığında bile servis sektöründeki istihdamın %42,1'den %49,5'e çıktığı görülüyor. (Şekle bakınız.) Bu değişen şartlara uygun olarak gençlerimiz eğitilmeli ve erken yaşlardan doğru yönlendirilmeli. Ancak muhakkak kalifiye eleman deyip geçiyoruz.



Bunun dışında işverenleri destekleyici alınabilecek önlemler alınmalı. Devlet girişimcisini desteklemeli ve teşvik etmeli. Gerekli hukuki altyapı oluşturulmalı.

Öte yandan sirketler de daha akıllı hareket etmeli elbette. Sinerji oluşturacak birliktelikler ve işadamları dernekleri oluşturulmalı. Bu dernekler kendi üyeleri ile sosyal kontrat imzalamalı ve global rekabette birbirlerini desteklemeli. Örneğin İstanbul Maltepe'deki parkeciler mallarını Almanya'dan daha pahalıya alıcaklarına birleşerek Çin'den çok daha ucuza getirtme yollarını bulmalı. Bunun işletilebilmesi için elbet güven çok önemli. Dedim ya sağlam bir sosyal kontrat geliştirilmeli diye. Son yıllarda Türkiye'deki esnafları da takip edebildiğim kadarıyla bu türden dernekler ve örgütlenmeler var. Bu sevindirici bir gelişme. Yani küçülen dünyada ittifakların içerisine girmeden ve "öteki" olarak tabir ettiğimiz gruplarla tanışıp görüşmeden işverenlerin ve şirketlerin büyümesi söz konusu bile olamaz.

Son bir teklif: Bağış kültürü (philanthropy) yerleştirilmeli. Şirketler topluma geri verebilmesini bilmeli ve toplumsal projeleri desteklemeli. Bunun için devletin hareket etmesini beklemeye gerek yok. Ayrıca vakıfların güçlendirilmeleri sağlanabilmeli. ABD'de örneğin vakıflardan vergi alınmıyor ve ülke ekonomisinde büyük paya sahip bu vakıflar. Özellikle fakir ve yaşlı olan halk kesimi bu şekilde ciddi olarak desteklenebilir.

Çözümleri tabi oturduğum yerden yaz yaz bitmez. Çok uzatmak da istemiyorum. Ortada büyük bir sosyal sorun var. Bunun çözümü elbet çok istikrarlı politikalar üreterek mümkün olabilir.

Not 1: Bu yazımı da arabamın yağını değiştirirken yazmış bulunuyorum. Yanımda sürekli laptopumu ve kitaplarımı taşıyorum bu aralar. Gün içinde boşa giden o kadar çok vakitimiz var ki, bunları değerlendirebilirsek ülkemiz adına da sosyal ve iktisadi değer yaratabiliriz. Kahvehanelerde oturan çalışabileceği halde istihdam edilemeyen insanlarımız veya genç yaşta emekli olmuş vatandaşlarımız vs. bunlar ülkemiz adına büyük potansiyel vadediyor. Keşke bunlarda faydalanabilsek. Bu da ayrı bir yazı konusu :)

Not 2: Düşündükçe insanın aklına birçok örnek geliyor. IMF'den almış olduğumuz borçlar da bunlardan bir tanesi. Yıllarca onların kapısında dilencilik yaptık ve ancak aldığımız borçların faizlerini ödiyebildik. Yeri geldi onu bile yapmaktan aciz kaldık. Zaten Osmanlı'nın batmasındaki amillerden bir tanesi de bu değil miydi? Borç yükü kaldırılamayacak bir büyüklüğe erişince adeta para basma işini yabancılara bırakmadık mı?


Devamını okumak için tıklayınız...

8 Aralık 2009 Salı

Ongorumuz Tuttu, Yunan Ekonomisi Sallaniyor

Daha bir kac gun once Turkiye'nin milli borc rakamlarini cesitli ulkelerle kiyaslamis gerek borc stoku gerek butce acigi acisindan bir cok ulkeye gore nispeten cok iyi durumda oldugumuzu belirtmistik. Bu kiyaslamayi yaparken Yunanistan'in durumuna ozellikle dikkat cekmistik. Soyle yazmistim: "Bu ulkelerin hali nice olacak acikcasi cok merak ediyorum. Yunanistan da dahil olmak uzere saydigim dogu Avrupa ulkelerinin hala ayakta durabiliyor olmalarinin tek nedeni var. AB uyesi olmalari ve Almanya Fransa gibi AB'nin lokomotifi konumundaki ulkelerin olasi bir borc krizi durumunda bu ulkelere yardim eli uzatacagina olan guven". Anlasilan artik AB uyeliginin getirdigi guven de ise yaraamaz hale geldi. Zira, kredi derecelendirme kurulusu Fitch AB uyeligine ve Euro para bolgesinde olusuna aldirmadan Yunanistan'in kredi notunu BBB+ seviyesine dusurdu.


AB'ye sonradan uye olan fakat Euro para bolgesinde bulunmayan bir cok ulke (Romanya, Macaristan, Bulgaristan, vs) yasadiklari borc sorunu nedeniyle zaten IMF ile anlasma yapmak zorunda kaldilar. Yunanistan'in Euro bolgesinde olmasi isleri AB acisindan da son derece karmasiklastiriyor. Onumuzdeki surecte devletlerin bankalari icin yaptigi kurtarma operasyonlari benzeri bir hadiseyi AB ile Yunanistan arasinda izleyebiliriz. AB'nin sorunlari Yunanistan'la sinirli kalacaga da benzemiyor. Potekiz, Irlanda, ,Ispanya ve Italya'nin da durumlari kritik. Ozellikle de Yunanistan'da yasanacak ani bir dalgalanmanin tetikleyici olmasi halinde bu ulkelerin dusunulenden daha once sikintilarla karsilasmasi soz konusu olabilir.

Ekonomig ailesi olarak ongorulerimizin gerceklesmesinden ve okurlarimizi zamaninda dogru bilgilendirmis olmaktan dolayi memnuniyet duyuyoruz. Sayin Fatih Altayli bizim siteyi de takip ederse iktisatcilarin ongorusuzlugunden daha az yakinir.


Devamını okumak için tıklayınız...

5 Aralık 2009 Cumartesi

İşsizlik Rakamları Umut Verdi

Amerika'da Kasım ayında işverenler yaklaşık 11.000 kisiyi işten çıkardı. Beklentiler 125.000 kisinin işini kaybedeceği yönündeydi. Durgunluğun başladığı iki yıl öncesinden beri elde edilen en iyi rakamlar bunlar. Anket sonuçlarına göre de işsizlik oranı Ekim ayındaki %10,2 zirvesinden %10'a düşmüş durumda. Böylece uzun süre sonra ilk kez reel ekonomiden iyi haber geldi. Bu iyileşmenin devletin olağan dışı destekleyici politikalarının etkisiyle geldiğini unutmamak gerek. Destek paketlerinin süresi dolduğunda neler olacağı net değil. Ekonomik düzelmenin uzun zaman alacağı ve inişli cıkışlı olacağı yönündeki fikrimizi koruyoruz.


Krizi atlatmak icin yapilan dev harcamalarin devlet butcelerine etkileri, enflasyon uzerinde olusacak etkiler onumuzdeki yillarda ekonominin gidisatinda onemli pay sahibi olacaklardir. Gelen iyi haberle birlikte amerikan dolari guclendi ve altin fiyatlarinda cuma gunu %5 kadar bir dusus yasandi. Kisa vadeli hareketlere aldanmamakta ve daha uzun vadeli dusunmekte yarar var. Onumuzdeki yillarda yuksek enflasyonlu bir ortamda yasayacagimiz ve bir cok ulkenin borc geri odemelerinde sikinti yasayacagi kesin gibi. Bugune kadar isabetli tahminlerde bulunan itibarli ekonomistler ikinci bir dip yasanabilecegi konusunda uyarilarda bulunmaktalar. Yakin zamanda ikinci bir dip cok muhtemel gorunmese de uzun vadede global ekonomi icin ciddi belirsizlikler surmekte. Bu sartlar altinda bir cicekle bahar olmaz diyorum. Tahminim ekonomik duzelmenin agir aksak da olsa devam edecegi altin fiyatlarinin yukselisine uzun vadede devam edecegi yonunde.

Devamını okumak için tıklayınız...

3 Aralık 2009 Perşembe

Türkiye'nin Kredi Notu Yükseldi

Dün sabah güne güzel bir haberle başladık. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, Türkiye'nin kredi notunu 2 derece birden yükselterek 'BB+' olarak değiştirdi. Kuruluş aynı zamanda uzun vadeli TL cinsi notunu da 'BB'den 'BB+'ya yükseltti. Fitch'in kararını son derece gecikmiş buluyorum, fakat gecikmiş de olsa gizlenmesi zor gerçeği nihayet görebilmeleri guzel. Diger uluslararasi kredi derecelendirme kuruluşlari da önümüzdeki günlerde benzer kararlar alacaklardır. Kararı gecikmis bulmamı bazı istatistikler vererek kısaca açıklamaya çalışayım:

Kamu borcunun gayrı safi milli hasılaya oranı:
A.B.D. : % 97,
İngiltere : % 72,
Almanya : % 86,
Fransa : % 80,
Türkiye : % 50,

Bu son global kriz, bizim krizimiz olmadığı için gelişmiş ülkeler batmakta olan bankalarını kurtarma operasyonları dolayısıyla ciddi borçlanma yaparken, Türkiye böyle bir maliyetle karşılaşmadı. Gelişmiş ülkelerin güçlü ve oturmuş ekonomik altyapiları daha yüksek miktarda borç stokunu kaldırmaya elverişli olduğu için yukarıdaki yüksek borç rakamları hemen ciddi bir kamu borcu krizini tetiklemiyor. Ekonomilerine duyulan güven dolayısıyla borcu daha kolay şekilde ve daha düşük maliyetle çevirebiliyorlar. Zira Türkiye için borcun milli gelire orani %80'leri geçer hele hele de %90'ları bulursa 1994 ve 2001 krizlerinde yaptığımız gibi IMF ile anlaçmaktan baçka hiçbir çare kalmaz. O halde kendi klasmanımızdaki ülkelere bir gz atalim.

Yunanistan : % 135,
Italya : % 121,
Ispanya : % 60,
Brezilya : % 64,
Turkiye : % 50,

Bu listeyi Macaristan, Bulgaristan, Romanya, Letonya, Litvanya, Estonya gibi ulkelerle sisirmeyecegim. Bu ulkelerin hali nice olacak acikcasi cok merak ediyorum. Yunanistan da dahil olmak uzere saydigim dogu Avrupa ulkelerinin hala ayakta durabiliyor olmalarinin tek nedeni var. AB uyesi olmalari ve Almanya Fransa gibi AB nin lokomotifi konumundaki ulkelerin olasi bir borc krizi durumunda bu ulkelere yardim eli uzatacagina olan guven. Turkiye'nin arkasinda boyle bir guvence olmamasina ragmen bugun itibariyle Yunanistan'in hazine tahvilleri icin yapilacak sigortanin primleri Turkiye'nin uzerine cikmis durumda (Konuya hakim okuyucular icin, Credit Default Swap spread'den bahsediyorum). Yani Turkiye'nin aldigi borclari geri odeyecegine olan guven, Yunanistan'a gore daha yuksek. Turkiye bunu uzerinde AB uyeligi zirhi olmadan basariyor.

Kamu butce aciklarinin milli gelire oranlarina bakarsak yukaridaki tabloya benzer bir tablo ortaya cikiyor. Lafi uzatmayacagim. Gunes balcikla sivanamayacagi icin kredi derecelendirme kuruluslari bu karari daha fazla suruncemede birakamazlardi. Turkiye bizce daha fazlasini hakettigi bir not artisini siyasi belirsizlikler (darbe soylentileri, kapatma davasi vs.) ve uluslararasi onyargilar nedeniyle gecikmis olarak elde etti.

Ekonomi yonetimimize basarilarinin devamini diliyorum. Turkiye'nin borc sorunu yasamayacagina guvenim tam fakat kanaati acizanemce diger ulkelerde meydana gelebilecek borc krizlerinin Turkiye'de meydana getirebilecegi ikincil etkiler uzerinde yogun calismalar yapilmasi gerektigini dusunuyorum.


Devamını okumak için tıklayınız...

1 Aralık 2009 Salı

"Fatih Altaylı" olmak için küfürbazlık, cehalet ve ilgisizlik şart mıdır?

Öncelikle böyle "apologetics" tarzında bir yazı yazmak için oturup da bu değerli vaktimin bir saatini bilgisayar karşısında geçireceğim için kendime şimdiden kızıyorum.

Sayın Fatih Altaylı'nın Haberturk gazetesinde 30 Kasım 2009 tarihli köşe yazısını okuduğumda çok ciddi hayal kırıklığına uğradım. Ekonomistleri rencide edecek sözlerle, sözüm ona onları salaklıkla itham ediyor. Ekonomistleri Dubai'deki sorunların yeni farkına varabilen, dahası önlerini dahi göremeyen ve aptal bir grup şeklinde tarif ediyor. Bir iktisatçı olarak dogrusu cok üzüldüm.

Yazının oldukça seviyesiz ve laubali bir üslupla yazılmış olması üzerinde durmayacağım. Sayın Altaylı'nın diğer yazıları ve konuşmalarına bakıldığında genel olarak tarzının bu olduğu anlaşılıyor. Belki de onun yazılarını önceden takip ediyor olsaydım bu son yazısına bu kadar sıkılmayacaktım. Bir iktisatci olarak uzuldugumu belirtmek isterim. İhtimal ki sayın Altaylı, uzmani olmadigi bir konuda yazdigi ve ithamlarının içini dolduracak argümanları olmadığı için, bütün bir meslek grubunu aşağılayan bu tür ifadeler kullanarak, sözüm ona karşısina aldigi iktisatcilari psikolojik bir baskı altında tutma taktiği kullanıyor. Çok da önemli değil zaten kullandığı taktik...

Sayın Altaylı'nın üslup seviyesine inme hatasına düşmeden iktisat bilimi ile ilgili birkaç kısa gözlem yapıp bu yazımı tamamlayayım.

1. İktisatçılar geleceğin tahmininin çok zor ve hatta imkansız olduğunun farkındadırlar. Kullandıkları modeller sadece çok karmaşık olan gerçeği basitleştirerek, o gerçekliğin bir şubesine vakıf olmaya çalışmak içindir. (O yüzden iktisatçılar arasında "ceteris paribus" ibaresi çok sık kullanılagelir.) Bireylerin, toplumların ve ülkelerin davranışları ile ilgili gerçekliğin tamamını açıklama iddiası kesinlikle söz konusu değildir.
2. Gerçek iktisatçılar mütevazi olmaktan zevk alırlar ve ciddi bir özeleştiri kültürü geliştirmişlerdir: Örneğin kendi aramızda sık sık yapilan sakalardan bazilari: "2 iktisatçının olduğu bir yerde 3 aykırı fikir olur" diye, veya "ekonomistler son 5 finansal krizden 7'sini başarı ile tahmin ettiler" vs. türü.
3. İktisatçılar sosyal sorunlara karşı ilgili ve kaygılıdırlar. Gelir dağılımındaki adalet, iş etiği ve ahlakı, kaynakların etkin kullanılması türünden toplumsal sorunlar, iktisatçıların zamanlarının önemli bir bölümünü meşgul eder.
4. İktisat biliminin (sevin veya sevmeyin) gerçek hayatta kullanılan binlerce pratik uygulaması vardır. Şu anda paranızı muhafaza ettiğiniz banka hesabından, emeklilik fonunuzun yönetimine, alışverişlerde kullandığınız kredi kartları vs. hep bu meslek grubundaki insanların kurdukları düzenekler ve kurumlar ile mümkün olmuştur.
5. Sayın Altaylı, iktisatçıların tavsiyeleri ile ilgili olarak "... Sepet yapın. Altın alın. Zart yapın. Zurt yapın.", diye dalga geçiyor ve eleştiriyor. Kendisine sormak isterim bütün yatırımlarını aynı sekilde mi degerlendiriyor? Yoksa cesitli araclari bir arada mi kullaniyor? Evi var mı? Arabası var mı? Bence sayın Altaylı tenkit ettiği ve "sepet" diyerek küçümsediği finansal prensibleri, emin olun, kendi yatırımlarında da kullanıyor.

Sayın Altaylı'nın yazısının 2. bölümünde bahsettiği insanlardan zaten benim gibi birçok iktisatçı da hoşlanmadığı gibi onları meslektaş bile saymıyoruz. Haklısınız, söyledikleri şeyler ve verdikleri tavsiyeler o kadar doğru olsa öncelikle kendilerini zengin ederlerdi. Her mesleğin kendi handikapları ve şarlatanları vardır deyip geçeyim.

İktisatçıların bu krizde gafil avlanmış olmaları onları büsbütün gereksiz bir meslek grubu yapmaz, bilakis daha çok çalışmalarını gerektirir. Örneğin domuz gribinden birçok insanın ölmüş olması nedeni ile doktorluk mesleğini çöpe mi atalım. Bir yerde bir köprü yıkıldı diye mühendisleri niye hor görelim.

Boş konuşmalar...

Devamını okumak için tıklayınız...