30 Kasım 2009 Pazartesi

Kitap Köşesi: Yeni Finansal Düzen: 21. yy'da Risk

Robert Shiller'i son haftalarda gittikçe yakından takip etmeye başladım diyebilirim. Yazdığı kitaplar, katıldığı seminer ve diğer dersler vs. Gecikmiş bile olsa bu yazımda Profesör Shiller'in 2003'te kaleme almış olduğu bir kitabı sizinle tartışmak istiyorum. Gerçi biraz gecikmiş bir kitap kritiği olarak düşünebilirsiniz, fakat aslında kitapta tartışılan konuların günümüzü oldukça ilgilendiren mevzular olduğunu söylemekle yetinmiş olayım. Kitabı bulup okuyabilirseniz ne demek istediğimi daha yakından anlıyacağınızı ümit ediyorum.

Kitap öncelikle risk ile ilgili. Gelecekle ilgili birçok finansal yenilik ve öneriler içeriyor olması politika yapıcılar için de çok değerli bir kaynak olarak görüyorum.

Yazar ortaya birçok yeni fikirler atmakta adeta hiç çekince görmüyor. Bu kavramlardan bir tanesi de finansın demokratikleştirilmesi. Bundan kastedilen esasen finans biliminin sunduğu meyvelerden kapitalist zengin bir azınlığın ötesinde toplumdaki herkesin faydasına sunulabilmesi.

Gelecek ile ilgili belirsizlikler nedeni ile gelişim ve yenilikler ancak gerektiğinde risk alınarak gerçekleşebilir. Şans ve olasılık hesapları zannedilenden çok daha önemli bir rol oynuyor olabilir. ABD'de yeni kurulan şirketlerin %50si 5 yıla kalmadan iflas edeceği de göz önüne alınırsa bu girişimci ruhlu insanların önüne çok ciddi bir engel koymaktadır. Bütün bu gözlemler Shiller'e şu sorunun yanıtını bulmaya zorlamaktadır: "Girişimcileri ölçülü risk almaya teşvik edicek finansal kontratlar tasarlanabilir mi?" Yani insanlar örneğin gidecekleri üniversitede okuyacakları bölümü maddi endişeler ile seçmeseler. Onlara dense ki kendin en iyi hangi sahada becerikli isen merak etme o konuda uzmanlaş biz sana gerekli tazminat ve maaş düzeltmelerini sunacağız. Bunun gibi yani. Gerçi bu sistemin suistimal edilmemesi için muhakak gerekli kontrol sistemleri de eklenecektir şüphesiz.

Yazar, bilgi teknolojilerindeki yeniliklerin günümüzdeki riskleri geçmişe kıyasla oldukça artırdığı düşüncesinde. Örneğin televizyonların yaygınlaşması ile toplum içinde bazı bireylerin ön plana çıkarak inanılmaz karlar elde etmeleri mümkündür. Ancak yine aynı bilgi teknolojilerindeki gelişmeler sayesinde toplum ve bireyler bu artan riskleri farklılaştırıp birçok bireye dağıtabilecek altyapıya sahiptir. Örneğin artık Ebay türü websiteleri sayesinde insanlar eşyalarını çok daha hızlı pazarlayabilmektedirler.

Finansal teknolojiyi nükleer teknolojiye benzetmekte beis görmeyen Shiller, her ikisinin de kullanımında dikkat edilmesi gerektiğini bununla birlikte her ikisinin de nihayetinde insanlık için çok faydalı olabileceğini vurguluyor. Zira matematiksel finans da günümüzde en az teorik fizik kadar gelişti.

Shiller kitabında oldukça ilginç önerilerde bulunuyor. Örneğin, yatırımcıların bir ülkenin GSMH endeksine yatırım yapmalarına izin verilmesi gerektiğini savunuyor. Veya yine başka bir öneri de devletlerin ve bireylerin borçlarını o zaman dilimi içerisindeki gelirleri orantısında geri ödemelerine izin verilmesini teklif ediyor. Başka bir teklif de önceki yazımda bahsettim, artan gelir adaletsizliğini en azında sabitlemek için bir eşitsizlik endeksi oluşturarak gelirin daha eşit dağıtılmasını sağlamak gerektiğini savunuyor. Bence bu çok önemli bir teklif. Aklımda kaldığı kadarıyla bir de nesiller arasında risk paylaşımı prensiplerinin yeniden tartışılması gerekmektedir. Örneğin her an 3 nesil hayattadır: Çocuklar, çalışan yetişkinler ve emekli yaşlılar. Bunlar arasındaki sosyal güvenlik mekanizmalarının tesisinde hala 100 yılı aşkın süre önceki metotlar kullanılıyor. Bunların tadil edilmesi gerekebilir.

Kitabı herkese tavsiye ederim. Kriz öncesi keşke uzmanlar bu kitabın dikkat çektiği noktalara daha fazla eğilebilselerdi. Kitabın ingilizcesi: "The New Financial Order: Risk in the 21st Century". Amazon'da bulmak için BURAYA tıklayın.

Devamını okumak için tıklayınız...

29 Kasım 2009 Pazar

Kızıl Tehdit, Kızıl Ordu, Kızıl Meydan, Kızıl Bayrak ...

Dikkatinizi çekti mi bilmem, tarih perspektifinden bakıldığında dünyadaki işçi hareketleri sembolik olarak kırmızıyı kendilerine simge olarak seçmişlerdir. Mevcut duruma (*) karşı memnuniyetsizliklerini dile getiren geniş halk kitleleri büyük isyanlar çıkarırlar. Komünizm de adeta fakir halkın (prolaterya) alınterleri üzerine zenginleşen Burjuva sınıfına karşı bir tepki olarak ortaya çıkmış, kırmızı da esasen kapitalistlere karşı mücadele eden işçi sınıfının akıttığı "kan rengi"ni ifade eder.

Rusya'da geçtiğimiz yüzyılın başında olup bitenleri şöyle kısaca bir hatırlayalım.

1917'deki Bolşevik devriminin ardından Ruslar 1. Dünya Savaşı'ndan çekilirler. Ülkede birkaç yıl sürecek bir iç savaş başlar. Bizim Türkiye'de İngiliz, Fransız ve Yunanlılara karşı verdiğimiz İstiklal Harbi yıllarında, Ruslar da hem kendi aralarında "Kızıl Ordu" ve "Beyaz Ordu" diye savaşmaktadırlar, hem de Komünizme karşı İngilizler ve Fransızlar Beyaz Ordu'yu desteklemektedirler. Bu cani iç savaş sırasında iki taraftan da milyonlarca insan ölür. Neticede savaşı bolşevikler kazanır ve Sovyetler Birliği komünist ideallerin üzerine kurulur.

Yeni ideolojiler adeta hep tepkilerin üzerine doğar. Geçenlerde Fareed Zakaria'nın GPS programına, büyük beğeni ile taküp ettiğim Robert Shiller konuk olmuştu. ABD'deki gelir dağılımındaki adaletsizliğin çok ciddi boyutlara ulaştığını belirten Nobel iktisat ödüllü Shiller, buna karşı bir meslektaşı ile geliştirdiği ve gelir adaletsizliğini oluşturan kaynakların tekrar fakir halka dağıtılmasını esas alan projesinden bahsetti. Fareed Zakaria bunun "komünizm" olarak algılanabileceğini belirtmesi üzerine Shiller çok hoşuma giden şu değerlendirmeyi yaptı. Aklımda kaldığı kadarı ile aktarıyorum çünkü çok aramama rağmen vieoyu tekrar bulamadım. Shiller'e göre asıl bu gelir adaletsizliği problemini 20-30 yıl içinde çözemezsek Amerika'da büyük fırtınalar ve ihtilaller olacak. Zira bütün ihtilaller geniş halk kitlelerinin memnuniyetsizliği üzerine kurulmuştur. Beni açıkçası çok etkiledi.

Bu yazımı da komik/nükteli bir fıkra ile bitirelim. Geçenlerde mühendis bir arkadaşım attığı e-postasında şunu anlatıyor:

Yer, Moskova'da Kızıl Meydan. 1980'li yılların sonu. SSCB yıkıldı, yıkılacak. Gorbaçov tribünde...

Kızıl Ordu ne kadar azametli bir güç olduğunu düşmanlarına göstermek için, olanca haşmetiyle resmi geçit yapıyor, en önde 2’şer metre boyundaki seçkin askerlerin taburu, rap rap yürüyor. Hemen arkasından, namlularını havaya dikmiş halde, tanklar geliyor. Ve, onların arkasından teknoloji harikası nükleer füzeler... O da ne! Füzelerin arkasından elinde pipo, ince gözlüklü, entel dantel tipler yürüyor. Komutanlar falan telaşlanıyor tabii, "Eyvah" diyorlar, alakasız adamlar resmi geçide sızmış... Gorbaçov, eliyle işaret ederek, "Sakin olun" diyor, "resmi geçide ben soktum onları, telaşlanmayın, onlar bizim ekonomistlerimiz... Yaratabilecekleri hasarı tahmin bile edemezsiniz!"

İktisatçıları içeren birçok komplo teorileri anlatılır... Tabi hikayenin belki de gerçekçi olan tarafı şu: İktisatçıların ikna etme güçleri ve kabiliyetleri adeta sınırsızdır. Kullandıkları ekonometrik modellerle size birçok önemsiz projeyi önemliymiş gibi gösterebilirler. Bilindiği üzere şu an dünyanın birçok ülkesinde mühendis veya doktor kökenliden daha çok iktisatçı devlet başkanları vardır. Örneğin şu anki İngiltere başbakanı Gordon Brown'dan tutun, bizim eski başbakanlarımızdan Tansu Çiller vs. birçok devlet adamının ekonomi eğitimi aldığı bir gerçektir. Ekonomistlerin ikna etme güçleri her zaman yüksek olmuştur. Oldukca karmaşık modeller geliştirerek ekonominin geleceği ile ilgili öngörülerde bulunabilecekleri gibi, mikro modellerle daha lokal düzeyli kaynakların paylaştırılması ve dağıtılması problemlerini de çözülmesine yardımcı olduklarını düşünürler.

Bence günümüzdeki en tehlikeli grup finansçılardır. Yani bu yeni meslek grubunun yanında bizim iktisatçılar melek gibi kaldılar. Hani finansçılar bilerek mi yapıyorlar derseniz zannetmem ama, yaptıkları iş çok hassas. Adeta nükleer teknoloji ile uğraşan mühendisler gibi insanlık için çok faydalı da olabilir, veya ufak bir ihmalle patlayan Çernobil vakası gibi büyük yıkımlar da meydana getirebilir...

Bugünlük de bu kadar. Yeni haftadaki finansal ve ekonomik gelişmeleri hepimiz sabırsızlıkla bekliyoruz. Sanırım bir sonraki yazımda Dubai'deki problemlere el atıcam.

* "status quo" kelimesi Türkçe'mizde de "statüko" olarak kullanılmaktadır.

Devamını okumak için tıklayınız...

28 Kasım 2009 Cumartesi

Araştırmacılar için Türk bankacılığı verileri

Türk Bankacılığı ile ilgili Türkiye Bankalar Birliği'nin harika bir web sayfası var. www.tbb.org.tr adresinden birçok finansal bilgiye ulaşmak mümkün. Kişisel kanaatim bu sitenin, özellikle güvenilir verinin azlığından yakınan araştırmacılar ve akademisyenler için bulunmaz bir hazine olduğu. Sitede "İstatistiki Raporlar" bölümüne tıklayınca, Türkiye'de faaliyet gösteren bütün bankaların bilançolarından tutun, gelir-gider tablolarına ve nazım hesaplarına vs. bütün finansal raporlarına ulaşabiliyorsunuz. Bunun yanı sıra bankanın şube sayısı ve çalışan sayıları türü bilgiler de var burada. Tabi tam istediğiniz gibi çeyreklik (3 aylık) dönemler halinde. Katılım bankaları ile ilgili bilgilerin verilmemiş olması ise tek bir handikap olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle bu sektörün istikrarı ve büyümesi göz önüne alınınca keşke bu bilgiler de burada yayınlaysaydı demeden edemiyor insan. Bu yazımı Türk bankacılık sektörü ile ilgili özet istatisksel bilgiler vererek tamamlamak istiyorum.



Aşağıdaki grafiklerin tamamı 2001'deki finansal krizin ardından Mevduat bankalarının grup bazında çeyreklik verilerini içermektedir. Mevduat bankaları 4 kategoriye ayrılarak verilmiştir: Kamusal sermayeli mevduat bankaları, özel sermayeli mevduat bankaları, yabancı sermayeli bankalar ve tasarruf mevduatı sigorta fonuna devredilen bankalar. (Bu gruplara hangi bankaların girdiğini öğrenmek için BURAYA tıklayın.)

Önce aktif büyüklükleri ile başlıyalım. Türkiye'deki mevduat bankalarındaki toplam aktif büyüklüğünün 3 aylık dönemlere göre değisimini (artışını) burada görebilirsiniz. Tabi bu rakamlar halihazırdaki cari fiyatlara göre hazırlanmıştır. Aslında bu grafiğe vaktim olsaydı GSMH'yı da ekleyebilirdim. Siz kendiniz Microsoft Excel'de bunu çok rahat hazırlayabilirsiniz diyerek okuyucuma basit bir ödev de vermiş olayım burada.



Yine gruplara göre aktif büyüklüklerinin dağılımı aşağıda...



Son olarak da mevduat miktarlarının banka kategorilerine göre dağılımını verelim. Göze hoş görünmesi için Excel'de üç farklı grafik türü kullandım. "Imagination is the limit..."



Bugünlük de bu kadar olsun. Genç araştırmacı arkadaşlar için faydalı olur diye ümit ediyorum.

Sağlıcakla...


Devamını okumak için tıklayınız...

27 Kasım 2009 Cuma

Kurban Bayramı, Şükran günü, Kara Cuma ve Noel

Yazima "Bu yıl hac mevsimi kurban bayramına rastladı" seklinde saçma bir giriş yapmayacagim :) Bununla birlikte bu yıl ABD'de yaşayan muslumanlar icin ilginç rastlantilar olustu. Kurban bayramı arefesi şükran gününe ve dolayisiyla kurban bayramının 1. günü de ABD'de alışveriş furyasının başlangıcı olan Kara Cuma'ya rastlamış oldu. Bu vesile ile bütün halkımızın mübarek Kurban Bayramı'nı en içten dileklerimle kutluyor, hayırlara, barış ve huzura vesile olmasini ümit ediyorum.


Bildiğim kadarı ile, sükran günü sadece Amerika'da kutlanan bir gun. Amerika'ya ilk gelen Avrupalı göçmenlerin Allah'a hamdetmek için yılda en az bir kez biraraya geldikleri bir günmüş. Günümüzde daha çok seküler bir bayram gorunumunde Amerika'da. İnsanlar aileleri ile biraraya geliyorlar. Universite ogrencileri evlerine donuyor. Aksam yemegi icin genelde hindi pişiriliyor kültürel olarak. Birkaç kez Amerikalı komşularımla birlikte geçirme fırsatım olmuştu Şükran gününü...

Amerikan kültürünü inceledikçe oldukça ilginç bulgular elde edebiliyorsunuz, insanları ve onların hayata bakışları ile ilgili. Amerikalılar'ın Kara Cuma olarak adlandırdıkları gün aynı zamanda Noel alışveriş sezonunun da başlangıci sayilabilir. Amerikan ekonomisi için Kara Cuma (Black Friday) çok önemli, zira tüketim üzerine kurulu Amerikan ekonomisi için Noel sezonu hediyelerin alındığı ve bolca alışverişin yapıldığı bir dönem. Finansal kriz ve durgunluk da göz önünde bulundurulduğunda ekonominin canlanabilmesi için bu yıl muhakkak bu alışveriş sezonunun iyi geçmesi gerekiyor.

Bunun için Kara Cuma'ya has olarak dükkanlar o gün sabah 5'te açılıyor. Gece boyunca insanlar alışveriş merkezlerinin önünde sıra bekliyorlar. Zira mağazalar genelde belli miktarda ürünler için inanılmaz indirimler yapıyorlar. Bunu aynı Türkiye'de yeni bir mağazanın açılış günü yaptığı indirimlere benzetebilirsiniz. Youtube'den black friday diye aratırsanız alışveriş çılgınlığı ile ilgili birçok video da bulmanız mümkün.

Aslında karşılaştırıldığında ABD'deki alışveriş furyası bizim Bayram alışverişine benzetilebilir. Tek farkla ki biz bayram alışverişini bayram arefesinde ve genelde 1-2 günde hallediyoruz. Amerika'da bu 1 aydan fazla sürüyor! Amacım Amerikan toplumunu tenkit etmek, onlar kötü biz iyi gibi bir sonuca varmak değil tabi ki. Sonuçta Amerikalılar kendilerini birçok konuda zaten otokritiğe tabi tutuyorlar. Tüketim toplumu türü kavramlar ciddi bir şekilde tartışılıyor. Kendilerini elestirebilme hususunda bizden çok daha ileriler. Biz ise hala sıklıkla geçmişte yaşayıp, günümüzdeki hatalarımizi görmezden gelebiliyoruz.

En azından sanırım bütün dünyada ortak olarak insanlar akrabaları, yakın eş-dostları ve sevdikleri ile bu bayram günlerini geçirmeyi tercih ediyorlar. Mutluluk paylaşıldıkça güzel. Şükran günü de Amerika'da bazı değerlerin hala ayakta olduğunu göstermesi açısından insanlara ümit veriyor. Bize de ümit veriyor... İnsan sevgisinin aşılanması da ailede başlar diye düşünüyorum.

Tekrar bayramınız mübarek olsun efendim...

Devamını okumak için tıklayınız...

26 Kasım 2009 Perşembe

Piyasa Disiplini Mekanizması

Bir önceki yazima yorum yapan bir okur arkadasin sorusu uzerine bu ikinci yazimi yaziyorum. Bir onceki yazimda gecen hafta sonu katilmis oldugum konferanstan izlenimlerimi aktarmistim. Bu yazimda da o konferansta sundugum makalemi mumkun oldugunca teknik olmayan bir uslupla sozel olarak anlatmis olayim. Okuyucularin ilgisini cekebilecegi umidi ile diyeyim. Zira hepimiz biliyoruz ki akademisyenler olarak cok tenkit edilmeyi sevmeyiz. Bunun icin de bazen cok dar bir konuda uzmanlastikca uzmanlasiriz. Makale basmasina basariz. Ama ote yandan yaptigimiz calismalari zaman icinde cok daha az insan anlamaya baslar. Iste o noktada Nobel odullu iktisatci Robert Shiller'in deyimiyle birisinin bizi sarsip "kardesim, bak cok detayli ve gerceklikle nerdeyse hic ilgisi olmayan bir konuda cok ileri gittin. Bak gel ana cadde burasi" diyerek tekrar bizi gercekligin icine geri getirmesini bekleriz.


Finansin 10 temel prensibini saymaya kalksaniz, hatta en temel 3'unu diyelim, akla gelecek seyler hepimiz icin aynidir. Veya bu biraz iddiali oldu, soyle diyeyim , benim icin bu 3 prensip sunlar olurdu: 1. Paranin zaman degeri (faizi mesrulastiran prensip), 2. risk ve getiri arasindaki takas ve 3. etkin (verimli) piyasalar hipotezi. Eger finans prensiplerinin olusturdugu bir futbol takiminin basinda antrenor olsaydim benim futbol takimimdaki forvet elemanlari bu ucu olurdu diyebilirim. Yaptigim sunum bu prensiplerden ozellikle 2. ve 3.sunu oldukca yakindan ilgilendiriyor diyebilirim. Buna az sonra geri donecegim...

Makelemde bankalar ile mevduat sahipleri arasindaki stratejik ilskileri inceliyorum diyebilirim. Kisaca mevduat sahipleri donemden doneme bankalarindaki mevduatlari tutup tutmama veya artirip/azaltma seklinde kararlar vermektedirler. Bu kararlarinda mevduat sahipleri paralarini yatirdiklarin bankalarin guvenilirliklerine ne derece onem verirler? Yani acaba gercekten paralarini yatirdiklari bankalari izleme ve gozetleme durumunda kendilerini hissederler mi? Bazimiz hemen kesip atmak dusuncesinde olabiliriz: Niye gozetlemeye ihtiyaci olsun ki, ne de olsa mevduat hesaplarindaki paralar devlet guvencesi altinda degil midir? Hem dogru hem yanlis. Dogru cunku paralarimiz belli bir yekuna kadar devlet guvencesi altindadirlar. Yanlis cunku bu guvence sonrasinda mevduat sahibinin hakkini almasi bazen aylar ve yillar bulabilir ki bu mevduat sahipleri icin ekstra bir kulfet demektir.

Aslinda cevaplamaya calistigim soru burda kalmiyor. Bunun da otesinde sayet gercekten de genel olarak baktigimizda mevduat sahipleri gercekten de yatirim yaptiklari bankalarin faaliyetlerini yakindan izliyorlarsa acaba bankalar bundan ders cikarmaktadirlar diyebilir miyiz? Yani bir banka, musteri kaybedebilecegi endisesi ve dusuncesi ile yeri geldiginde (Merkez Bankasi mudahalesine ihtiyac duymadan) kendisini asiri risk almak istemis olmasina ragmen frenleyebilir mi? Sayet bu mumkunse devlete bagli banka denetleyici kurumlarin bunu tesvik etmeye calisacaklarini dusunmek dogru olur mu?

Oncelikle yanlis anlasilmasin, amacim Merkez Bankasi gereksiz bir kurumdur birakalim ekonominin diger sektorlerinde oldugu gibi piyasalar kendi kendilerini duzenlesin diyemez miyiz seklinde 18. ve 19. yuzyilda cok tartisilmis bir meseleyi tekrar isitip tabaginiza koymak degildir. "Free Banking" tecrubesi olarak adlandirilan 18. yuzyil Ingiltere ve Iskocya'sinda bankalar tamamen kendi aralarinda belirledikleri oyunun kurallarina gore is yaparlardi. Arkasinda devlet guvencesi olmamasina ragmen mevduat sahipleri her endiselendikleri anda solugu banka subesinde alip paralarini cekmeye de calismazlardi. Yani az cok basarili bir tecrube diyebiliriz. Bununla birlikte bu yazidaki amacim az once de dedigim gibi Merkez Bankasi'nin varlik gerekcelerini tartismak degil. Bunu sonraki yazilarimdan birisine birakicam.

Makaleme geri donucek olursak, evet mevduat sahipleri bankalari disipline edebilirler mi? Bankarin alacaklari riskler uzerinde etki sahibi olabilirler mi? Bu sorunun yaniti gercekten de evet ise bu bizi iki neticeye goturur: (1) Mevduat sahipleri yatirim yaptiklari bankalari o veya bu sekilde izleyip gozetlemektedirler ve adeta bankanin o anki likidite/karlilik vs. finansal durumu ile ilgili (kaba taslak veya hassas) bir degerlendirme yapabilirler ve fikirleri vardir, (2) bunun da otesinde bankalarin risk alma davranislarini ve yatirim portfoylerini etkileyebilecek potansiyele ve guce sahiptirler.

Iktisatcilar gectigimiz 20 yil icinde bu hipotezleri test etmek amaciyla bircok ampirik testler yaptilar. Ozellikle bankalar ile ilgili veri tabanlarinin guclu ve oldukca yakindan takip edildigi ABD'de bu arastirmalar oncelikli olarak yogunlasti. Ilk etapta celiskili sonuclar veren bu calismalar 90'li yillardan itibaren ekonomik modellerdeki hatalarin azaltilmasi ile beraber ve dogru veri kumelerinin de kullanilmasi ile ciddi miktarlarda bir piyasa disiplini mekanizmasinin islemekte olduguna dair neticeler ortaya koydular. Ardindan sirasiyla Avrupa, Asya, Latin Amerika ve Rusya finansal piyasalarinda da benzer calismalar yapildi ve hep pozitif neticeler elde edildi. Yani aciklanmasi bir nebze zor da olsa mevduat sahiplerinin aslinda yatirim yaptiklari bankalari etkiledikleri ve banka yoneticilerinin mevduat sahiplerini adeta enselerinde hissettiklerini soylemis olalim.

Peki teorik ve ampirik calismalarla da az cok ortaya konmus olan bu olgu nasil aciklanabilir ve hakli cikarilabilir. Sanirim Calomiris ve Kahn'in 1991 senesinde yapmis olduklari calisma bugun bir klasik haline gelmistir. Bu makalede yazarlar mevduat hesaplarinin soyle ilginc bir ozelligi oldugunu bize hatirlatirlar: Mevduat sahipleri yeri geldiginde faizi kirdirmak pahasina bile olsa bankayi veto edip paralarini cekebilirler. Yani adeta guvenoyu kullanmaktadirlar. Paralarini bankada tutmalari bankaya guvenmeye devam ettiklerini, cekmeleri ise bu guvenlerinin kirildiginin bir gostergesidir zira banka acikca benimsemedikleri bir riske girmektedir. Mevduat hesaplarindaki fonlarin mevduat sahipleri tarafindan istedikleri zamanda cekilebilmesi onlara adeta bu gucu verir.

Butun bunlarin otesinde mekanizma dizayni acisindan devlet kostek olmamali ve en azindan gerekli tesvikler isletilmelidir. Bunlarda en onemlisi tahmin edilebilecegi gibi mevduat sigortasi. Bu sigortanin bir sekilde kapsami degistirilmelidir kanaatimce. Devlet belli bir rakama kadar sinirsiz guvence verdikce piyasa disiplini mekanizmasindan istendigi kadar verim elde edilemez. Ornegin sigortacilik sektorunda de cok kullanilan kismi mevduat garantisi konabilir ve yatirimcilara denebilir ki bakin banka batarsa paranizin sadece %75'ini geri alabilirsiniz. %25'lik kismin sorumlulugu size ait. Bu adeta mevduat sahiplerinin daha dikkatli ve itinali bir sekilde bankalarini secmeleri icin tesvik maksatli bir cezadir. Mevduat sigortasinin tamamen ortadan kaldirilmasi istenen bir durum degildir zira bu bankaya hucumlari baslatip sistemik bir riske neden olur ki bu hicbir zaman istenmez.

Butun bu tartismalar isiginda piyasa disiplinini aciklayabilen bir matematiksel model gelistirdigim dusuncesindeyim. Bu model ayni zamanda "too big to fail" problemini ve mevduat sigortasinin ne sekilde piyasa disiplinine zarar verebilecegini aciklamasi bakimindan onemli. Ote taraftan model risk ile getiri arasindaki iliskiyi farkli bir matematiksel cerceve icinde incelemektedir. Ornegin risk olcum birimi standard sapma yerine sirketlerin iflas etmesine ait ihtimal hesabidir.

Uzun hikayenin ozeti kissadan hisse, "etkin piyasalar hipotezi" kavraminin saglikli isleyebildigi piyasalarda piyasa disiplini gucludur de. Ne var ki bankalarin durumlari ile ilgili saglikli verilerin elde edilememesi suphesiz piyasa disiplinini olumsuz yonde etkileyecektir. Dolayisi ile bankacilik denetleme kurumlarinin yapmasi gereken bankalarin piyasaya kendi mali/finansal kosullari ile ilgi daha fazla bilgi paylasmalidirlar ki bu etkin piyasalar hipotezi isletilebilsin.

Aslinda piyasa disiplini tartismalari kurcalanacak olursa altindan lehte veya aleyhte cok daha felsefi ve politik argumanlar cikabilir. Vakit olursa baska bir yazimda bu noktalara deginmek istiyorum...


Devamını okumak için tıklayınız...

24 Kasım 2009 Salı

Eğlenceli bir hafta sonu

Geçtiğimiz hafta sonu Southern Economic Association'ın (SEA) düzenlemiş olduğu yıllık ekonomi konferansına katılmak üzere Texas'ın San Antonio şehrine gitme fırsatım oldu. Meşhur Riverwalk muhitine bakan 35 katlı Marriott otelinde gerçekleşen konferans ile ilgili birkaç izlenimimi aktarayım ve siz okuyucularımla paylaşayım istedim. Konferansın websayfasından (http://www.southerneconomic.org/) katılımcıları ve sunumlarını bulup bilgisayarınıza indirmeniz mümkün. Pazartesi gününe de sarkarak 3 gün süren konferansın 10 bölümden oluştuğunu ve her bölümde yaklaşık 15 kadar seans olduğunu ve her seans'ta 25'er dakikadan 4 makalenin sunulduğunu söylemem organizasyonun büyüklüğü hakkında malumat vermesi açısından kafidir diye düşünüyorum.


3 gün boyunca sabahtan aksama kadar her an onlarca tebliğin sunulduğu konferansta kendimi Pazar sabahı 10'da 10 numaralı konferans odasında makalemi sunarken buldum. (Makale de 10 numara idi diye sizi etki altında bırakmaya çalışmayacağım :) Bu arada bankalardaki Sweep hesapları ile ilgili makalesini sunan bir profesörün de makalesini tartışma fırsatım oldu. Modelinin güzel ve eksik yönlerini yazarına ilettim. Hoşuna gitmiş olucak ki yazar bana kişisel bilgilerini verdi ve adeta işbirliği yapmamız için kanca taktı. tabi bu haliyle her türlü işbirliğine açık olmak benim faydama diye düşünüyorum :(

Bunca iktsatçının dünyanın birçok yerlerinden kalkıp gelmeleri tabi her hali ile herşeyin ekonomi solukladığı bir ortamda insan heyecanlanmıyorum dese yalan olur. Nasıl NBA maçlarını izlemeye gittiğinizde etki altında kalıyorsanız, konferans ortamı da insanı bambaşka etkiliyor. Normal zamanda hiçbir Allah'ın kulunun anlamayacağı makalenizi birçok zeki insan aynı anda dinliyor ve siz de elinizde olmadan bayağı heyecanlanıyorsunuz doğal olarak.

Kendi sunum yaptığım seansta Amerikan Merkez bankasından ve ülkenin değişik seçkin üniversitelerinden gelmiş akademisyenlerle tanışma ve kart alışverişinde bulunma fırsatım oldu. Sunum yaptığım makaleme yapıcı eleştiriler aldım ve gelecek ile ilgili ümitlendim diyebilirim. Bir an önce yayınlanması için hakemli bir dergiye gönderme konusunda sanırım ikna oldum. Sonuç itibarı ile kaliteden çok yayın sayılarının etkili olduğu bir sistemde genç bir akademisyen olarak kalite şu an için en son endişe duymam gereken husus. Birçok akademisyenin ortak görüşü mesleğin ilk yıllarının tamamen "survival" üzerine kurulu olduğu şeklinde. Hatta bundan bir kaç yazı öncesinde Levent bey de benzer şekilde "publish or perish" diyerek bunu çok veciz ifade etmişti.

İşbirliği ortamlarının oluşabileceği panayır ortamı türü faaliyetler bunlar adeta. Yani insanlar bu aralar ne konularda çalışıyorlar, yani tabiri caiz ise iktisatta bu aralar moda nedir sorusunun yanıtı bu tür konferans salonlarında bulunabilir diye tahmin ediyorum.

Türkiye'de de bir gün bu türden büyük organizasyonların yapılacağını düşünüyorum. Bu bizim uluslararası sahadaki pozisyonumuz ve akademik prestijimizi artıracaktır. Antalya, Kayseri, Gaziantep, Denizli veya Konya gibi Anadolu şehirleri bu konuda önden gitmeleri gerekir zira kendilerinin kazancı büyük şehirlerdekine kıyaslanınca çok daha büyük olur.



Devamını okumak için tıklayınız...

21 Kasım 2009 Cumartesi

Krizin Sonu mu? Konut Piyasasi Acisindan Gorunum-II

Gecen haftaki "Krizin sonu mu? Konut Piyasasi Acisindan Gorunum" yazimizin murekkebi daha kurumamisti ki Amerikan Ticaret Bakanligi Ekim ayi konut piyasasi verilerini acikladi. Tam da belirttigimiz uzere tablo maalesef olumlu degil. Ikinci ceyrekten itibaren konut piyasasindaki kismi istikrara bakarak ekonominin hizla duzelecegini beklemenin asiri iyimserlik olacagini belirtmistik. Piyasadaki kismi istikrar ve iyimserligi Amerikan merkez bankasi FED'in portfolyosuna mortgage backed security eklemeye devam etmesi ve haciz ertelemesi politikasinin hala yururlukte olmasina baglamistik. Bu politikalar ilelebet uygulanamayacagina gore, konut piyasalarinin su an devletin uzattigi koltuk degnekleri sayesinde yikilmadan yoluna devam ettigini soylersek abartmis olmayiz. Koltuk degnekleri cekildigi zaman ne olacagini kestirmekse son derece guc.


Okudugum bazi analizler ekim ayinda insa edilen yeni konut sayisinda bir onceki aya gore yasanan %10 luk dususu ev alicisi vergi destegi (home buyer tax credit) politikasina devam edilmeyebilecegi noktasindaki belirsizlige baglamislar. Ben gecen haftaki yazimda bundan bahsetmemistim ama bu da ucuncu bir koltuk degnegi olarak gorulebilir. Ev satin alan insanlardan normalde alinan bircok vergi var. Su an bu vergiler alinmiyor ve konut satin alan bir aile bu sayede 8000 dolara varan bir vergi avantaji saglayabiliyor. Iste konut piyasasinda ekim ayinda yasanan sert dusus, kongre uyeleri bu vergi muafiyetine son verilmesi konusunda zihin jimnastigi yaptigi icinmis. Sonunda vergi muafiyetine nisan 2010 a kadar devam edilmesi yonunde karar almislar. Insan dusunmeden edemiyor. Kongre uyeleri sadece akillarindan gecirmek yerine gercekten karar alip vergi muafiyetine son verselerdi piyasa nasil bir tepki verecekti?

Konut piyasalarindaki son durumu daha iyi anlamak icin WSJ'dan aldigim bazi rakamlari paylasmak istiyorum. Ekim ayi itibariyle mortgage kredisi ile ev sahibi olan Amerikalilarin % 12.4 u odeme planlarini en az bir ay geriden takip ediyormus. Gecen sene ekim ayinda bu oran % 8.6 imis. Odeme planinlarini en az 4 ay geriden takip edenlerin orani ise son bir yil icinde %1.5 ten % 3.4 e yukselmis. Onumuzdeki aylarda bu durumdaki ev sahiplerinin bir cogu evlerini kaybetme tehlikesi ile karsi karsiya kalabileceklerdir. Dolayisiyla haciz yoluyla piyasaya daha cok konut arzedilemesi soz konusu olabilecektir. Ayrica ekim ayinda insa edilen ev sayisinda %10.9 azalma, insaat izni basvurularinda ise %4 azalma soz konusu. Odeme planlarindan geri dusen tuketicilerin genellikle isini kaybedenler oldugu ve issizlik oraninin da gittikce yukseldigi goz onunde bulundurulursa resim daha acik sekilde ortaya cikar.

Gecen haftaya kadar bitti gecti gitti, kurtardik havasinda olan bazi sarlatanlarin su anda ikinci bir dipten bahsediyor olmalari cok dusundurucu. Bize gore ikinci bir dip imkansiz olmasa da su an icin cok olasi degil. Fakat duzelmenin cok yavas ve inisli cikisli gerceklesecegi anlasiliyor. Son olarak bir okurdan gelen soruya cevap vermek istiyorum. "Ekonominin duzelmesi ve krizin son bulmasini neden Amerikan konut piyasasinin duzelmesi ile bu kadar ozdeslestiriyorsunuz?" diye yazmis okurumuz. Cok kisa olacak ama "Yigit dustugu yerden kalkar" diye bir atasozumuz vardir bizim. Kriz konut piyasasinda basladi. Bu piyasada istikrar yakalanmadan ekonominin diger alanlarindaki duzelmelerin gecici olacagini dusunuyorum.

Devamını okumak için tıklayınız...

11 Kasım 2009 Çarşamba

Krizin Sonu mu? Konut Piyasasi Acisindan Gorunum

Kısa bir özetle başlayalim. Amerikan konut piyasasinda yaşanan eşi benzeri görülmemiş fiyat düşüşleri, Amerikan hanehalkının kredi borçlarını geri ödeyememesi sonucunu dogurdu. Özellikle subprime diye tabir edilen düşük kaliteli krediler geri dönmemeye başladı. Bu noktada, konut fiyatlarındaki düşüş mü iflasları tetikledi, yoksa artan iflaslar mı konut sektöründeki balonun patlamasına sebep oldu gibi bir soru akla gelse de, bu yumurta mı tavuktan yoksa tavuk mu yumurtadan muhabbeti oldugu için üzerinde durmayacagım. Neticede kredi ve konut fiyatları duble-balonunun sürdürülemeyeceginin anlaşılması ile birlikte piyasaya hakim olan panik havası bankacilik ve finans sektörünün kredi ve "mortgage backed security" portfolyolarının adeta erimesine neden oldu. Bu ürünlere yatirim yapan bütün dünya bankacılık sektörleri de agır yara aldı, bütün dünyada kredi kanallari kurudu. Bu aşamada kriz krediye erişimi kesilen reel sektöre sıçradı. Ekonomik aktivitenin azalması, işsizligin artması dogal olarak birbirini takip etti. Global bir durgunluga girilmiş oldu. Bugünlerde daha ümit verici yorumların arttıginı görüyoruz. Özellikle Amerika'nın üçüncü çeyrekte %3.5 büyümesi ve konut satış rakamlarının düzelme egilimi göstermesi olumlu gelişmeler. Ben bugünkü yazımda olumlu havanın abartıldıgını ve önümüzdeki günlerde global ekonomiyi daha birçok tehlikelerin bekledigi konusunu işleyecegim.



Evvela şu anki olumlu görünümün devamını saglayan iki politikaya dikkatinizi çekmek isterim. Amerikan merkez bankası FED 2008 ortalarından bu yana portfolyosuna "Mortgage Backed Security" ilave etmektedir. O kadar ki 2007 aralık ayında FED'in toplam varlıklarının %1 ini bile teşkil etmeten MBS'ler, şu an toplam varlıklarının %40 ına tekabül etmekte. 2008 ortalarından bu yana arz fazlası bütün MBS'leri FED toplamakta. Bu büyük operasyona ragmen finans kuruluşlarının bu varlıklardan kaynaklanan zararları durdurulabilmiş degil. Mortgage devleri büyük zararlar yazmaya devam ediyor. FED önümüzdeki yıl şubat ayında MBS satın alma operasyonuna son verecek. Tabi bu planlanan tarih. FED bu piyasadan çıkarsa arkasından ne olacagını kendileri de dahil hiçkimse kestiremez. Bu ancak yaşanarak görülecek bir deney olacak. O yüzden buradan bir kehanette bulunuyor ve FED'in şubatta MBS satın alma politikasına bir süre daha devam kararı alacagını öngörüyorum. Krize çare için uygulanan diger bir önlem de "foreclosure moratorium" yani haciz ertelemesi. Şu an bankalar kredi borçlarını ödeyemeyen hanehalkına haciz işlemi yapamamakta. Normalde bir konut kredisinde borcunu 8-10 ay geriden takip eden birisine haciz işlemi başlatılırken, şu an bu durumdaki krediler hazine bakanliginin kredi modifikasyon programları ile kurtarılmaya çalışılıyor. Vade uzatma, faiz indirme, ana para affetme gibi çeşit çeşit modifikasyon programları uygulaniyor. Bu programlarin da istenilen başariyi yakalayabildigi soylenemez. Zira modifikasyona ugramiş kredilerin birçogunun yeniden batık krediye dönüştügü görülmekte. Netice itibariyle şu an yürürlükte olan moratoryum dolayısıyla konut arzı kontrol altında tutulmakta ve ikinci bir fiyat düşüş şoku yaşanmasına engel olunabilmekte. Peki moratoryum sona erince ne olur? O zaman ikinci dalga bir haciz şoku ve ikinci dalga bir konut arzı şoku yaşayacak piyasa. Ayrica 2010 yılı boyunca küçük ve orta ölçekli bir çok banka ve finans kuruluşunun ortadan kalkacagını görecegiz. Uygulanan politikalar büyük kuruluşları kısmen stabilize etmiş olsa da yatırımlarının büyük kısmını hanehalkına kredi olarak yapan küçük ve orta büyüklükteki bankaların batmaya devam ettiklerini görecegiz. Ayrica krizin şu ana kadar sadece meskun mesken piyasasını vurdugunu ticari mesken piyasasında etkilerinin yeni yeni görülmeye başlandigını belirtelim. 2010 yılı ticari mesken piyasasının daha da sıkıştıgı bir yıl olacak. Kisacası ortada çok parlak bir tablo yok. Ikinci bir sert kriz beklentisi taşimiyorum fakat ekonomilerin yeniden canlanmasi süreci önceki krizlerdeki gibi sorunsuz ve hizli olmayacak. Düzelme süreci uzun zaman alacagi gibi süreç boyunca irili ufaklı çok ciddi problemlerle boguşmak durumunda olacagız. Işsizligin %10.8 - %11 araliginda zirve yapmasini, altin, gümüş gibi degerli metallerin ve petrol fiyatlarının şubat 2010 a kadar yükseliş trendinin devam etmesini, dördüncü çeyrekte ve 2010 ilk çeyreginde büyümenin sürmesini bekliyorum.

Devamını okumak için tıklayınız...