18 Mayıs 2009 Pazartesi

Amerika'da Doktorali Ekonomist Is Piyasasi (Job Market) - IV

Is piyasasi yazi dizisine, akademik olmayan is piyasasi ile devam etmeyi planlamistim. Fakat buna gecmeden evvel, Isa Emin hocamizin bu yazi dizisinin 3. bolumune yazdigi yorumu farkettim. Yazinin yayim tarihi ile yorum arasina zaman girebiliyor ve okuyucular zaten okuduklari bir yazi ile tekrar ilgilenmeyebiliyor. Ben yazdiklarinin onemine binaen Isa hocanin yorumunu ozetleyerek baslayacagim. Kendisi calistigi kurumda ise alimla ilgili arastirma komitelerinde de (search comittee) gorev aldigi icin is piyasasinin arz tarafindan degil bizzat talep tarafindan onemli bilgiler sunmus:


1. Hem mulakatlarda, hem de fly-out'larda mumkun oldugu kadar canli ve enerjik olun. Gunde 15 adayla gorusen bir komitenin ozellikle gunun sonunda enerjisi ve dikkati kalmiyor. Sizin yarim saatinizden onlarin aklinda heyecanli, canli ve neseli olusunuz kalirsa bu cok guzel olur.

2. Speil denilen, on dakikalik is piyasasi makalesi (job market paper) veya tezinizden bahsettiginiz kisimda asama asama gidin. Yani once makalenin ne hakkinda oldugunu ve cok basit sekilde sonuclarinin ne oldugunu soyledikten sonra detaylara girin. Giris, gelisme, sonuc seklinde organize bir konusma yapin. Dinleyen takip edebilsin. Bu bolumde soyleyeceklerinizi nerdeyse ezberlemis derecede bilin ama bunu caktirmayin. Konusmaniz karsi tarafa mumkun oldugu kadar dogal ve spontane gorunsun. Eger, araya girilip size bir soru sorulursa, soruyu yarim yamalak gecistirip eski hazirladiginiz konusmaya donmeye calismayin, soruyu cevaplamaya gayret edin.

3. Sorulan sorulari anlamadiginizda, tekrar etmelerini veya degisik bir sekilde tekrar sormalarini istemekten cekinmeyin, bu alakasiz bir cevap vermekten cok daha iyi olacaktir. Ayrica, "buna hemen burda verilebilecek bir cevabim yok, bir bakmam lazim ama tahminimce soyle soyle olacagini dusunuyorum" seklinde cevaplar da verebilirsiniz.

4. Bir mulakatinin kotu gecmesinin digerlerini etkilemesine izin vermeyin. Zaten sizin gorusmeyi degerlendirmenizle komitenin degerlendirmesi cok farkli olabiliyor. Bu nedenle, iyi gectigini dusundugunuz yerlerden sonuc alamazken, kotu gectigini dusundugunuz yerlere fly-out icin cagrilabiliyorsunuz.

5. Mulakat alana kadar en buyuk etkenlerden birisi hocanizin ve okulun sizi ne kadar destekledigi (Referans mektuplarinin ne kadar kuvvetli oldugu + mektup yazmanin otesine gecilmesi). O yuzden market makalesini parlatmaya ugrastiginiz kadar hocanizin size cok destek olmasini saglamaya da ugrasmalisiniz. Gerci bu son birkac ay degil doktoranin son birkac senesinde yapilmasi gereken bir is.

6. Fly-out asamasinda, orada calisan insanlarla iyi bir is arkadasi olabileceginizi gostermeniz lazim. Canli olmak, baskalarinin arastirma konularini dinleyip yorum yapmak, kendinden emin gorunmek ama kendini begenmis gorunmemek gibi hususlar tahmin edilenden cok daha onemli.

Isa hocam kisaca bunlari yazmis. Akademik olmayan is mulakatlarinda sorulan belli basli sorularla bu yaziyi bitireyim.

1. En onemli soru: "Akademik islere de basvurdun mu?" Bu soruyla baslayan sohbet arkadan vereceginiz cevaplara gore bircok soru getirebiliyor. Mesela "evet basvurdum" derseniz, "Peki ne dusunuyorsun? Akademik is mi istiyorsun? Yoksa piyasa da mi calismak istiyorsun?" sorusu mutlaka gelecek. Vereceginiz cevap neden sorusunun cevabini da icermeli tabiki. Verilebilecek en kotu cevap "Piyasada calismak istiyorum , cunku akademik is bulacak kadar iyi degilim" olmakla birlikte, akademik camiayi kotulemek ve yerin dibine batirmak da yapilabilecek en buyuk hatalar arasinda. Gecmis tecrubelerinizle ilgili pozitif olun. "Akademik calismalarimi severek, cok keyif alarak yaptim fakat edindigim bilgi ve birikimi is dunyasindaki gercek problemlerin cozumunde kullanmaktan daha cok keyif alacagimi dusunuyorum vesaire vesaire... "

2. Onumuzdeki 5 yil icinde kendini nerede goruyorsun?

3. Calistigimiz is alani ile ilgili neler biliyorsun? Bizim firma hakkinda neler biliyorsun?

4. Aynen akdemik mulakatlardaki gibi is piyasasi makalenizi 5 dakika icinde anlatmanizi isteyebilirler.

5. Mesela eger bi "asset manager" ile mulakat yapiyorsaniz, "Aldigin finans derslerini say" deyip ardindan bu derslerin temel hususlarindan sorular sorabilirler. Mesela "CAPM modeli bize acikla" sorusu cokca sorulur. Eger quantitative finance alaninda bir ise basvurmussaniz kesinlikle cok daha teknik sorular gelebilir. Finansci arkadaslarin mulakatlarinda gelebilecek teknik sorulara hazirlanmalari icin guzel kitaplar var. Mesela Falcon Crack'in "Heard on the street: Quantitative Questions from Wall Street Job Interviews" kitabi kesinlikle tavsiye edilir.

6. Bazi mulakatlarda "case study" sorulari sorulabilmektedir. Size isyerinde karsilasilabilecek bir problem veya bir proje ayrintili sekilde hatta bazen grafikler yardimiyla anlatilmakta ve olaya nasil yaklasacaginiz sorulmaktadir. Ya da bir arguman verilip bunu desteklemek icin ne tarz verilere ihtiyac duyacaginiz ve bu veriler size saglansa nasil bir ekonometrik model kurup analiz yapacaginiz sorulabilmektedir.

7. Son olarak akademik ve akademik olmayan her mulakatin sonunda sizin bir sorunuz olup olmadigi sorulacaktir. Klasik sorular sormak yerine onceden daha yaratici sorular hazirlamaniz tavsiye edilir. (Ekonometri seminerleri yapiyormusunuz? sorusu yerine, Web sitenizde seminerleri gordum, ben de konusmaci davet edebilirmiyim? diye sormak gibi)

Bu seferlik bu kadar. Cok yogun talep oldugu icin bu yazi dizisini "Amerika'da Ekonomi Doktorasi Yapmis Gencler Icin Turkiye'de Is Piyasasi" baglaminda bir yazi ile sona erdirecegim. O zamana kadar hoscakalin.





Devamını okumak için tıklayınız...

6 Mayıs 2009 Çarşamba

"Bailout" yerine "Bankaları Yeniden Yapılandırma" -2


Şimdi de bir önceki yazımda bahsettiğim SWAP planının (conservatorship) teknik yanlarını inceleyeceğim. Batan bankaya nasıl müdahale edilmeli? Bu konu ABD'de hergün o kadar konuşuluyor ki Türkiye'deki okuyucularımız için de bilgilendirmek sadedinde olabilir diye düşünüyorum. Zira Türkiye bu krizi bankacılık sektörü açısından çok iyi geçiriyor şu ana kadar. Hiç Türk bankası da batmadı. Ama bu durumun sürekli böyle gideceği anlamına gelmez. İleride bir bankamız likidite problemi veya daha da kötüsü bir "solvency" problemni yaşadığında bankacılık denetlemeden sorumlu otoritelerin yerinde adımları cesurca atabilmeleri gerekli olduğu da muhakkaktır.

Bu yazıda banka bilançoları üzerinden anlatım yapacağım. Konuya merakı olanlar ve finans öğrencileri için iyi bir alıştırma olabilir diye düşünüyorum.



Bilançosu aşağıdaki örnekteki gibi olan bir banka tasavvur edelim, düşünelim.



Bankanın sermaye yapısı incelendiğinde "deposits" olarak adlandırdığımız mevduatın önemli bir yekun tuttuğu (%70) aşikar. Varsayalım ki kötü giden resesif ekonomide bankanın verdiği takipteki borçlardan (loans) 5 dolarlık bir kısmı elinde kalsın (non-performing loans). Böyle bir durumda bilanço defterlerini yeniden düzenleyen bankanın yeni görünümü doğal olarak şöyle aşağıdaki gibi gerçekleşir:



Burada özkaynak sermayeye (equity capital) dikkat edelim. Banka sarsıldı ama yeterince sermaye bulundurduğu için bu şoku atlatabildi. Halen ödemekle mükellef olduğu ve oklarla şekilde solda gösterilen faiz ödemelerini yapmaya gücü var. Şimdi şoku biraz artırmış olalım. Resesyon devam etmekte olsun. Bankanın eskisine ilaveten 10 dolarlık daha "loan"u (verilen borçları) "non-perform" etsin, yani değişik şekillerde kredi vs. olarak firmalara ve hanehalklarına verilen borçlar geri tahsil edilemesin. Banka bunları bilançosundan temizlemelidir (write-off). Aynen aşağıdaki yeni bilançoda olduğu gibi:



Tabi böyle bir bilançosu olan banka iflas etmiş sayılır! Devlet bu iflasın olmasını istemiyorsa bir şekilde bankanın borçlarını ödeyebilmesi için bankaya para enjekte etmelidir. Aşağıdaki şekilde, geçici bir süreliğine bile olsa, 15 dolar enjekte edilerek bankanın borçları ödenir:



Peki bu para enjekte etme uygulamasının alternatifi ne olabilir? İşte şimdi kendi bir önceki yazımızdaki plana dönelim. Bankanın (mevduat olmayan) borçları bir şekilde devlet eli ile hisseye çevrilebilir. (Mevduatlara gelince onlar da banka icin bir nevi borc ama bildiginiz gibi devlet guvencesinde oldugu icin onlari takasla hisseye ceviremeyiz.) Bankaya para veren yatırımcılar zaten paralarının riskli bir yatırımda olduğunu ilk baştan beri biliyorlardı. Takas öncesini bir kez daha verelim:



Bu da takas sonrası.



Bir düşünelim lütfen. Citibank'in 2 trilyon dolarlık varlıklarını ne kadar sermaye enjekte ederek ayakta tutmaya devam edebilirsiniz ki? Bunun yerine bankanın eldeki 400 milyar dolarlık yatırımcıya olan borçları hisse senedine dönüştürülebilir. Hem birçok faiz ödemesi yapılmasından kurtulunmuş olunur, hem de bankaya demin de bahsettiğimiz gibi sermaye biriktirilmiş olunur.

Bu yazı da böyle garip bir şey olmuş oldu. Geniş bir okuyucuya hitap edemediğimi tahmin ediyorum bu kez :) Bu da böyle olsun. Bir sonraki yazım "bankacılık niye gerekli" üzerine olucak.






Devamını okumak için tıklayınız...

5 Mayıs 2009 Salı

"Bailout" yerine "Bankaları Yeniden Yapılandırma" -1


ABD'de artık çok daha fazla kafadan bankaları, içlerine para enjekte ederek kurtarmayı bırakmak zamanının geldiği söylenir oldu. Özellikle RGE Monitor'ün de eş-başkanı Prof. Nouriel Roubini tarafından geçtiğimiz yıldan bu yana sıkça seslendirilen ve "bırakın büyük bankalar da küçük olanlar gibi batsın" olarak özetliyebileceğimiz söylem, ne Henry Paulson yönetimindeki geçmiş Amerikan Hazine yönetimini ne de henüz yeni Tim Geithner'ı ve ekibini ikna etmişe benzemiyor. Her ne kadar kapalı kapılar ardında neler konuşulduğunu ve yaşandığını tam olarak bilemesek de bu konu ile ilgili fikir yürütebilmek için dahi olmaya pek de gerek yok gibi görünüyor.

"Bankaları yeniden yapılandırma" planından bir iki hafta önce bahsetmiştim zaten. Bu yazıda bir iki ayrıntının içini dolduralım istiyorum. Bu yazımda bunu sözlü ifadelerle, bir sonraki yazımda ise teknik olarak gerçekleştirmeyi düşünüyorum.



Yeni teklif edilen özkaynakları güçlendirme planı kısaca şöyle özetlenebilir: Bankalar ihtiyaç duydukları sermayeyi (equity), kısaca bilançolarındaki yükümlülük ve borçların, sermayeye çevrilmesi (swap) ile elde edebilirler. Böylelikle banka kısa vadede gereken faiz ödemesi yerine, varlıklardaki olası kayıpları karşılamak üzere sermaye biriktirebilir. Bu durumdaki bilanço, bankayı mali yönden olası risklere karşı çok daha güçlü kılacaktır. Zaten düşünüldüğünde, batmanın eşiğinde olan bir şirket de, tipik olarak mahkeme ve hakim tarafından böyle bir muameleye tabi tutulur. İnsaflı olan çözüm de budur. Gerçekten de batmakta olan bir bankanın borç yükünü banka ile hiçbir direkt ilgisi olmayan vergi veren halk mı, yoksa bankayla yakın ilişki içerisinde olan ve borç vermiş yatırımcılar mı taşımalıdır? Cevap apaçık ortada. Halkın vergi parası ile bankayı kurtarmak kesinlikle etik ve adaletli değildir.

Burada önemli olan, yukarıda girişte de değinmiş olduğumuz sorunun cevabıdır. Tekrarlıyalım. Madem problemin böyle kısa ve etkili bir çözümü var, niye uygulanmıyor? Tahmin edebileceğiniz gibi bankaya borç veren yatırımcılar alacaklarının borç statüsünden hisse senedi statüsüne çevrilmesinden hoşlanmazlar ve istemezler. Örneğin 2 trilyon dolarlık varlıklara hükmeden Citigroup'un 400 milyar dolara yakın uzun vadeli ikincil borç kağıtları vardır. Bunların yarısının bile hisseye çevrilmesi bankayı fazlası ile sağlam özkaynaklı bir banka yapmaya yeter. Ama denetleyiciler ve siyasetçiler buna yanaşmıyor. Ortada ciddi lobicilik faaliyetlerinin olduğu muhakkak. Peki bu uzun vadeli borç kağıtlarını kimler ellerinde tutuyor? Hedge fonları, sigorta fonları ve emeklilik fonları türü uzun vadeli yatırım yapan kurumlar. İş anlaşılan çok karışık zira hiçbir politikacının açıkçası insanların emeklilik fonları ile ilgili doğru bile olsa sorumlu bir tavır alması herhalde en azından hemen beklenemez. En azından ABD'de.

Olayın hukuki boyutu ile bitirelim. İngilizce "Conservatorship" olarak adlandırılabilecek bu sermaye yapılandırmasında şirketin kontrolü bir süreliğine devlete geçer. Yani bir nevi kamulaştırma da diyebiliriz. Tabi herkes biliyor ki çürük mal, o veya böyle isimlendir yine çürük maldır. El koyan otorite dolayısıyla bir an önce başarısız olan üst yönetimi kovar. Borçlar üstte bahsedildiği şekilde tekrar yapılandırılır, ve banka işlemlerine devam eder. Eğer şayet toksik varlıklar beklendiği gibi kötü durumda değillerse bankanın hisselerinin değeri yükselir ve borç kağıtları zorla sermayeye çevrilen yatırımcılar sonuç itibarı ile bu işten kazançlı olurlar. Aslında ABD'de denetlemeden sorumlu kuruluşlar bunu küçük bankalar için her hafta yapıyorlar. Ama iş büyük bankalara gelince değişiyor. Reçeteler ve standart prosedür uygulanamıyor.

Bir sonraki yazımda da bu hikayeyi teknik olarak anlatıcam. Çünkü lafla olunca biraz havada kalıyor. Aşağıdaki video yine İngilzce'ye hakim okuyucu için koyuyorum.




Devamını okumak için tıklayınız...

1 Mayıs 2009 Cuma

Bankacılığın Sıkıcı Olanı Makbuldür !


Geçtiğimiz 24 Nisan Cuma akşamı, Amerikan PBS televizyon kanalının düayeni Charlie Rose'un sunduğu programın konuklarından olan, 2001 Nobel İktisat Ödülü sahibi Joseph Stiglitz'in, o akşam sarfettiği bir sözü var ki harikaydı: "Banking is supposed to be a boring business". Bana çok vurucu geldi. Tercümesi herhalde şöyle olsa gerek: "Bankacılığın sıkıcı bir iş olmasi beklenir."

Hürriyet'in genel yayın yönetmeni sevgili Ertuğrul Özkök'ün de diline pelesenk ettiği tabirle, Stiglitz'in "bu sözünü nasıl anlamamız lazım?" Yani bankacılık sektörünün, geleneksel çizgisi olan "hanehalklarından mevduat toplama ve bunu krediye ihtiyacı olan firmalara dağıtma" fonksiyonundan uzaklaşmış olmasına, nükteli bir eleştiri olarak mı anlıyalım? İnceden inceye Columbia Üniversitesi profesörü Stiglitz bankacıları aşırı riskli ve fantastik işlere bulaşmalarına mı kızıyor?


Finans sektöründe faaliyet gösteren bankaların yöneticileri, seçtiğim sözcükleri mazur görün, alavere dalavere türü işlemleri yapmaya ve kolay yoldan büyük miktarlar kazanmaya pek meraklıdırlar. Yine bugün iş piyasalarına baktığınızda en zeki yetenekli gençlerin genel olarak finans piyasalarında çalışmayı hayalettiklerini görürsünüz. Yani adeta "Finans IN, mühendislik OUT" oldu. Peki durum her zaman böyle mi idi?

Evet, bankacılık eskiden beri sıradan ve sıkıcı bir meslek idi gibi gelir insana. Mevduatı, faiz adı verilen belli bir ücret karşılığında toplayan bankalar, bu toplanan fonları da müşterileri olan firmalara daha yüksek bir faiz ücreti karşılığında ödünç verirlerdi. Bankaların böyle olunca finansal raporları oldukça monoton ve basit idi. Gelir-gider tablosunda faize dayalı gelir ve gider kalemleri yer alır ve karlar ona göre hızlıca belirlenebilirdi. Yine banka almış olduğu riski az çok tahmin edebilirdi.

1970'lerden bu yana teknoloji ve iletişimdeki gelişmelere paralel olarak finans piyasalarında yenilikler oldu. "Finansal mühendislik" adı altında yeni finansal ürünler dizayn edilmeye başlandı. Bu sektördeki rekabet iyiden iyiye arttı. Örneğin "yatırım fonları" (mutual funds) geliştirildi ve yatırımcılar bu türden çeşitlendirilmiş (well diversified) portföylere daha ucuza ulaşma imkanına sahip oldular. Bütün bu gelişmeler bankaların aleyhine oldu denebilir. Bankalar artan rekabet ile beraber faiz marjından elde ettikleri karlarını düşürmek durumunda kaldılar. Yukarıda bahsetmiş olduğum geleneksel kazanç yolları tıkanınca ek gelirler peşinde koşmaya başladılar. Bilanço dışı yatırımlara girişen bankalar faiz üzerinden kazanç yerine daha çok komisyonlara ve verilen garanti mektuplarına dayalı ücret karşılığı kazanç elde etme yollarına giriştiler.

Buraya kadar çok masum görünen şeyler zamanla değişti zira bilanço dışı türevsel enstrümanlar ortaya çıktı. Sanırım Stiglitz bankaların günümüzde gırtlaklarına kadar "bilanço dışı türevsel işlemelere bulaşmasının yanlış olduğu" ile ilgili kaygısını ifade etmeye çalışıyor bu başta zikrettiğim sözlerde. Maksadı, faiz oranı ve piyasa risklerini azaltmak ve "hedge" ederek kontrol altında tutmak isteyen bankerler için, bu türevsel enstrümanlar tam aradığınız şeylerdir. Ancak aynı enstrümanlar eskilerin deyimiyle "tabiri caiz ise" kumar oynamak isteyen bankerler için de en ideal bir yöntemdir. Ne yazık ki halihazırdaki [finansal] sistemde, yönetici pozisyonundaki bankacıları risk almaya teşvik edici kurallar olduğu sürece, "forwards, futures, options, and swaps" olarak sınıflandırılan bu türev enstrümanlar riski azaltmaktan çok, riski artırmaya yönelik olarak kullanılmaya devam edilecek gibi görünüyor.

Kastettiğim riske teşvik eden başlıca mekanizma tahmin edebildiğiniz gibi bankerlerin maaş ve tazminatları. Banka olağan bir kar veya hatta zarar elde ettiğinde banker standart maaşını alır. Banka olağan dışı olarak adlandırılan karlar elde ettiğinde ise bankerler yönettikleri bankaların hisselerini ve ek ücretler alırlar. Yani bankerler fazladan risk alıp para kaybettiklerinde cezalandırılmadıkları bir sistem. Böyle bir ortam doğal olarak aşırı bankerler için aşırı riskler almayı ve adeta kumar oynamayı yöneticilere teşvik eder.

Aşağıdaki benzetme az önce aklıma geldi. Aslında tam uymuyor ama yine de eğlenmeniz dileği ile koyuyorum: Nasıl olsa banka yöneticileri de Türkiye Süper Ligindeki teknik direktörler gibi az bulunur değiller mi? Denizlispor olmasa, Manisaspor, ordan Eskişehirspor, bir de bakmışsınız her sezon aynı insanlar dönüp dolaşıyor. Bu bizim takımı o öbürünü çalıştırıyor bu yıl, öbür yıl yer değiştiriyorlar..

Çözüm radikal ve basit olmalı diyorum. Bankerlerin maaşlarına maksimum tavan konması lazım. Öteki türlü fahiş fiyatların ve aşırı risklerin önüne pek geçilemeyeceğine banziyor... Örneğin ABD'de zikredilen rakam 500,000 dolar civarında. Şu anda alınan maaşlar ise bunun 10 ile 100 misli arasında değişiyor Amerikan piyasasında. Anlıycağınız bu işi para için değil saygınlık ve onur için yapacak insanlara ihtiyaç var. Eğer haberler doğruysa aynı Arsene Wenger gibi...

İngilizceye vakıf okurlar için yukarıda bahsettiğim programın videosunu aşağıya koydum. Eğlenmeniz dileği ile...




Devamını okumak için tıklayınız...