26 Nisan 2009 Pazar

Dibi Gördük Diyemem, Kriz Daha da Derinleşebilir


Borsalar altı haftalık yükselişin ardından geçen hafta yatay bir seyir izledi. 9 Martta Dow Jones endeksinde 6547 seviyesinden baslayan ralli 17 Nisanda 8131 puana ulaştı. Böylece Dow Jones yatırımcısına altı hafta gibi kısa bir sürede % 24'e yakın kazanç imkanı sundu. ABD'de kritik bilanço döneminde korkulan olmadı (Ya da olmamis gibi yapildi. Bu konuyu asagida isleyecegim). Dünya borsaları haftalık bazda büyük kayıplar vermeden yoluna devam etti. Tum bu gelismelerin neticesi olarak, finansal piyasalarda en kötünün geride kaldığını düşünenlerin sayısı artık daha fazla. Sesleri daha az duyulur hale gelse de, yükselişi gerçekçi bulmayanlar, kotu gunlerin henuz bitmedigini dusunenler de var. Ben de henuz dibe ulasildigini soylemek icin cok erken oldugunu dusunenler arasindayim. Hatta onumuzdeki aylarda (Mayis, Haziran ve Temmuz) finansal piyasalari daha buyuk felaketlerin bekledigine dair cok guclu endiseler tasimaktayim. Kisaca nedenlerini aktarayim.


Oncelikle son haftalarda gorulen ralli daha onceki bir cok finansal krizde de gorulen bi davranis seklidir. Uzun suren ayi marketlerinde (dususte olan piyasalar finanscilar arasinda "bear market" olarak tabir ediliyor) bu tip ralliler siklikla gorulen bir durumdur. 1997 Asya krizinde, daha sonra Rusya'nin 1998 deki iflasinda ve 2001 ABD'nin yasadigi resesyon donemlerinde de finansal piyasalar 3 hafta 5 hafta suren cikis rallileri yasamislardir. Dolayisiyla sadece borsa endekslerindeki ralliye bakarak finansal krizde dibi gordugumuzu ve cikisa gecildigini soylemek yanlis olur. Bu tip bir cikisin yaninda temel gostergelerde de duzelme varsa ancak o zaman gercek bir iyilesmeden soz edebiliriz. Temel gostergelere baktigimizda ise henuz dibi gormus bir piyasa fotografi ortaya cikmiyor:

Oncelikle, krizin baslangicindaki en temel faktor olan meskun emlak fiyatlarinda dusus durmus degil, yeni meskun emlak satis rakamlarinda kipirdama yok. Ustune ustluk meskun emlak piyasasindaki sikintilar ticari emlak piyasisina da sicrama isaretleri vermekte. Ticari emlak sektorunden geri donmeyen kredi (non-performing-loan) oraninda ciddi artislar bekleyebiliriz.

Gelelim basta da degindigim ilk ceyrek bilanco sonuclarina. Bankalarin acikladigi kar rakamlarini temel bir duzelme isareti olarak algiliyanlar var. Oysa bu rakamlar tam bir aldatmaca. Bunlar denetleyici kurumlarin "piyasaya ayarli muhasebe" ("Marked to Market") kurallarinda sagladiklari esneklik sayesinde, piyasalara guven verme amacli bir operasyonun sonucu olarak ortaya cikan rakamlardir. Aktiflerin piyasa fiyatlarina gore ayarlanmadigi muhasebe sonuclari hicbir anlam ifade etmez. Bankalarin bilancolarindaki zehirli aktifler ("toxic assets") diye tabir edilen ve alicisi olmadigi icin fiyatlandirilamayan varliklari, bankalar kendi istatistiki ve finansal modellerine gore fiyatlandirma yoluna gitmektedirler (Bu modellerin ne kadar basarili olduklarini yeterince ogrendik). Bu aktiflerin bilancolardan nasil ve ne zaman temizlenecegi, federal hukumet tarafindan sunulan planin basarili olup olmayacagi ise henuz tam bir muaamma.

4 mayista bankalara uygulanan stres testlerinin sonucu aciklanacak. Stres durumu olarak, yani en kotu senaryo olarak, issizligin %10.3 e ulasmasi, emlak fiyatlarinda %22 lik dusus ve ekonominin %3.4 kuculmesi varsayimlari kullaniliyor. Bu en kotu senaryo gerceklesirse banka bilancolarinda nasil bir degisiklik olacagina bakiliyor. Soylermisiniz bana bunlar ne bicim en kotu senaryo? Nobelli iktisatci Stiglitz'e gore bunlar stres senaryosu degil olsa olsa ortalama senaryolar olabilir. Aynen alintiliyorum. "These certainly are not the worse numbers one can imagine. They are sort of the median, but stres is a stres it is not where the average is."

Sonuc: Henuz iyimser yorumlar icin cok erken oldugunu dusunuyorum. Hatta mayis, haziran, temmuz doneminde yeni finansal felaketlerin gerceklesme olasiligi oldugunu dusunuyorum. Tum kalbimle yaniliyor olmayi dilerim.

Devamını okumak için tıklayınız...

İmparatorlukların Çöküşü ...


Osmanlı tarihini en azından kuruluş ve yükseliş dönemleri itibarı ile çok iyi biliriz. Kazanılan askeri ve siyasi başarılar Osmanlıların 15. ve 16. yüzyılda dünyanın süper gücü mesabesine çıkmasına neden olmuştur. Şöyle bir düşünün ki 1396'da Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezit komutasındaki Türk ordusu, daha henüz İstanbul'u bile fethetmemiş olmasına rağmen Niğbolu Savaşı'nda Avrupa'nın birçok devletinin ordularının birleşerek biraraya getirdikleri kocaman Haçlı ordusunu bozguna uğratabilmekteydi. Bu durum nerdeyse 1683'teki Viyana bozgununa kadar sürdü. O zaman bile Osmanlılar ancak ciddi takviye kuvvetleri ile desteklenmiş birleşik Avrupa ordularına yenilmişti.


Osmanlı Devleti'nin bu askeri ve politik başarılarında hiç şüphesiz mali ve finansal sorumluluk, kontrol ve iktisat (ekonomi) büyük bir rol oynamakta idi. Süper bir güç olan bu ülkenin parası ciddi olarak değerli idi ve bunun ötesinde yüzyıllar boyunca (ta ki 18. yy'a kadar) değerini koruyabiliyordu. Osmanlının her sahada başlıyan düşüşü özellikle mali ve ekonomik sektörde tam bir felaket oldu. Osmanlı Devleti ilk kez 1853-6 yılları arasında cereyan eden Kırım Savaşı sırasında borçlandı. Ardından gelen 20 yıl gibi kısa bir süre içerisinde onlarca kez tekrar borçlandı. En son 1877-8 yıllarındaki Osmanlı-Rus Savaşı bardağı taşıran damla oldu ve Osmanlı bırakın aldığı yabancı borçları bunların faizini bile ödiyemez hale geldi. Bundan sonrası malum, yıkılışa kadar götüren süreç. Alınan borçların akıllı bir şekilde kullanılamaması ve iinanılmaz bir borç alma alışkanlığı bunda en önemli etkenler oldu.

Elbette o zamanki şartların zorluğunu bilmeden 150 yıl sonra böyle ahkam kesmek insafsızca görülebilir. Ne var ki her ne olursa olsun ortaya çıkan tabloda mali ve ekonomik sıkıntıları olan imparatorlukların sonlarının geldiğinin göstergesidir. Özellikle borç veren ülke konumundan borç alan konuma gelmiş olmak ciddi sorunların işaretçisidir.


İlginç bir örnekle bu mevzuyu bir şekilde bağlayıp neticelendireyim. Birleşik Krallık (İngiltere) tartışmasız 18. ve 19. yüzyılın en güçlü imparatorluğu idi. Dünya topraklarının 4'te birine sahip, "üzerinde güneş batmaz bir ülke". Müthiş bir donanma ve askeri güç. Düşünün bir kere 1750 yılında: Amerika kıtasında ciddi topraklar (ki bunlar sonradan 1789'da ABD oldu); Hindistan yarımadasının nerdeyse tamamı; koca kıta Avustralya (hatta bugün bile kraliçeye bağlı!); Afrika kıtasında Mısır ve güney afrika gibi stratejik sahalar; Atlantik, Pasifik ve Hint Okyanusunda sayısız ada bu imparatorluğun kontrolünde idi. İnanılmaz bir zenginlik ve servet. Ve aradan 100-200 yıl geçmeden bunların önemli oranda yitirilmesi... Bu nasıl olur?

Osmanlıların çöküşündekine çok benzer sebepler gözümüze çarpıyor İngiliz imparatorluğunun çöküşünde. Esasen İngilizlerin 1815'te Napolyon komutasındaki Fransız ordusunu Waterloo'da yenmesinden itibaren 1914'te 1. Dünya Savaşı'nın başlıyacağı zamana kadar tarihçiler bu asırlık devreye (1815-1914) "Britanya'nın İmparatorluk Asrı" olarak adlandırırlar. Ne var ki 1. Dünya Savaşı'ndan muzaffer olarak çıkmış ve Osmanlı ve Almanların topraklarına konmuş olmasına rağmen İngilizler ağır ekonomik yükümlülüklerin altına girmişlerdir. İlk kez iktisadi anlamdaki darboğazlar özellikle dost/rakip ABD'den borç alınmasını zorunlu kılmıştır. Bütün bunlara 2. Dünya Savaşı tuz biber ekmiştir adeta. Yine İngilizler her ne kadar savaştan galip çıkmış ve inanılmaz boyutta topraklarını genişletmiş olsalar da Osmanlının son zamanlarındaki gibi borçlarını ödiyemez hale gelmiş olmaları sonun başlangıcı olmuştur onlar için. Savaşın sona ermesinden henüz 2 sene sonra Hindistan elden çıkmış, ardından gelen 20 yıl içerisinde Ortadoğu ve Afrika'da birçok koloni mali yetersizlikler dolayısı ile elden çıkmıştır.

Günümüzde bile bundan alınması gereken dersler olduğu muhakkaktır. Bir ülke ne kadar güçlü olursa olsun, varlığını devam ettirmesi başka ülkelerin borçlarını finanse etmesine bağlı oluyorsa onda sıkıntı var demektir. Süper bir gücün bütçe açığı ve cari açıklar vermeye tahammülü olamaz. Fareed Zakaria'nın son kitabı "The Post American World" bu bakış açısıyla okunabilir. Yine son zamanlarda sıkça haberlerde okuduğumuz, dünyanın gelişmekte olan devletlerinin önemli güncel meselelerde daha fazla söz sahibi olmak istemeleri bundandır. "Süper güçlerin" buna izin vermesi de artık gücün daha fazla dağılması ile açıklanabilir...

Bu da hafta sonu karışık keyifli bir Pazar yazısı oldu benim için.. Hoşçakalın...

NOT 1: Osmanlı iktisat tarihi, para biriminin değeri vs. ile ilgili bilinen en iyi akademik çalışma halen Boğaziçi Üniversitesinde iktisat tarihi profesörü ve aynı zamanda Orhan Pamuk'un da ağabeyi olan Şevket Pamuk'un "A Monetary History of the Ottoman Empire" adlı kitabıdır. Bu konulara merakı olanlara şiddetle tavsiye ederiz.

NOT 2: Kırım ve Rus savaşlarının tarihlerini (1853-6 yerine 1953-6 ve 1877-8 yerine 1977-8) yanlış girmişim, düzelttim.

Devamını okumak için tıklayınız...

24 Nisan 2009 Cuma

Paradoks: Sorunlu ABD ekonomisi, Güçlü Dolar


ABD ekonomisi ve finans piyasalarının içinden geçmekte olduğu dar boğaza rağmen, geçtiğimiz birkaç aydır, Amerikan dolarının zayıflamadan güçlü kalabilmesi hepimizi ve daha birçok analisti şaşırtıyor. ABD'nin cari hesap açığını düşürebilmesi için en azından orta vadede doların değerini aşağıya çekmesi gerekiyor ki ihracat ürünlerinden elde edilecek hasılat yükselsin ve cari açık kapatılabilsin.

Kısa dönemde ise yatırımcılar özellikle dünya ekonomisinin içinden geçmekte olduğu bu zor durumlarda, İngilizce "fly to safety" olarak adlandırılan, güvenli olarak gördükleri finansal mecraları tercih ediyorlar. Dolayısıyla ABD dolarına hala kısa vadede ragbet oluyor ve olacak. Açıklayalım.


Bütün olumsuz ekonomik ve finansal göstergelere rağmen Amerikan doları göreceli olarak diğer Avrupa bölgesi ve Japonya vs diğer yatırımlardan daha güvenilir bir portre çiziyor. Bu cümlemizdeki anahtar kelime "göreceli" olma olgusu. Evet ABD'de işler kötüye gitmesine rağmen dünyanın geri kalan kısmı ondan da kötü olunca ABD doları göreceli olarak değerli olmuş oluyor.

Elbette ABD, para birimi doların değerini düşürmesi gerekicek zaman içinde yukarıda belirttiğim gibi. Bununla birlikte Avrupalılar da aynı sıkıntıyı yaşıyorlar ve onlar da paralarının değerini düşürmeye çalışıyorlar ki uluslararası ticarette daha iyi rekabet edebilsinler ve daha fazla mal ve hizmet ihraç edebilsinler. İşin ilginci benzer kaygıları Japonya Yen için ve Çin de Yuan için düşünüyor. Oyunun böylece oynanma şeklinin garipliği ortada. Bu adeta derslerde yeni finans öğrencisine gösterdiğimiz "Kazananın Lanetlenmesi" (Winner's curse) durumuna benziyor. (Bir ara fırsatım olursa bu konuda da yazabilmeyi isterim.)

Şimdi gerçekliğe dönelim. Elbet ABD, Çin'in parasını bu ortamda devalue etmesine izin vermiyecektir. Böyle bir durumun gerçekleşmesi söz konusu olursa, kendi mallarını korumak gayesine matuf korumacı bir yabancı mal vergisi (retaliate with a protectinist tariff) şeklinde misilleme yapıp karşılığını vereceği muhakkaktır. Bu da zaten Dünya ticaretinin tıkanması olur. Londra'daki G-20 zirvesinde de belirtildiği üzere dünya devletleri kendi kendilerini topuklarından vurmak istemezler.

Laf lafı açıyor, fazla dağıtmadan konumuza geri dönelim. Bütün ülkeler para birimlerinin bu ortamda güçsüz olamsını isteselerde ekonomik "denge" (equilibrium) durumunda hepsi birden zayıf olamaz. Görecelilik esastır. Fiyatlar düzey olarak anlam ifade etmezler. Birbirlerine karşı olan oran itibarı ile bir karşılıkları vardır. Zaten ekonomi master/doktora öğrencileri malların fiyatlarını mutlak olarak değil, "numeraire" malın fiyatı cinsinden göreceli olarak hesaplamasını çok iyi bilirler.

Dolayısıyla başta sorduğumuz soruya geri dönersek, ABD doları göreceli şartlar itibarı ile şu an için güçlüdür. Çünkü inanılmaz oranda dünya piyasalarında güvenilir AAA dereceli varlıklara ihtiyaç ve talep duyuluyor. Tabi bu demek değil ki ABD hazine tahvil ve bonoları hep AAA olarak derecelendirilecek. İleride bu yatırımların da dereceleri düşürülebilir. Ama görünen o ki, zaten Prof. Roubini de bu fikre sahip, "US Tresury bills and bonds" olarak adlandırılan finansal araçlar 1 derece aşağıya çekilmesi durumunda Avrupa hazine kağıtları 2-3 derece birden aşağıya çekilmiş olurlar.

Baştaki soruya dağıtmadan bir kez daha geri dönelim. Evet ABD doları kısa vadede değerli olmaya devam etse de orta vadede değer kaybedeceği muhakkak. Dolayısıyla orta ve uzun vadede dolara yatırım yapmayın. Kısa vadede ise doların güçlü olmaması için bir neden yok.


Devamını okumak için tıklayınız...

23 Nisan 2009 Perşembe

Banka Kurtarma Operasyonları Rafa Kalksın Mı?


Amerikan Kongresi 3 gün önce oldukça ilginç, genel ekonomik görünüme ilişkin bir açık oturuma ev sahipliği yaptı. Bu toplantı Türkiye'nin biraz da yoğun gündemi arasında gözden kaçtı diye düşünüyorum. Buradan bu toplantı ile ilgili ilginç notlarımı aktarmak istiyorum.

MIT'den iktisatçı profesör Simon Johnson, Columbia Üniversitesi'nden Nobel ödüllü iktisatçı profesör Joseph Stiglitz ve Amerikan Merkez Bankası Federal Reserve'ün Kansas City şubesi başkanı Thomas Hoenig isimli ünlü iktisatçılar, hükümetin sorunlu Amerikan bankalarını kurtarması ile ilgili tartıştılar ve düşüncelerini kamuoyu ve kongre üyeleri ile paylaştılar. Üzerinde ittifak etmişçesine söz alan Prof. Stiglitz ve Prof. Johnson, hukumetin bu ne yaptığını pek de bilmeyen kör-topal korumacı uygulamalardan bir an önce vazgeçmesi gerektiğini açıkça belirttiler.


Zaten global finansal krizin "Dr. Doom" lakaplı ünlü iktisatçısı Roubini de benzer açıklamaları aylardır yapıyordu. En az 2000 Amerikan bankasının batması gerektiğinin ısrarla belirtiyordu. ABD'de toplam 8000 civarında mevduat bankası olduğu düşünüldüğünde bunun 1/4 oranında müthiş bir miktara tekabül ettiği anlaşılır. IMF'nin bu ay yayınlanan en son "Dünya Ekonomik Durum" raporunda da önceki günlerde belirttiğimiz gibi, finans kurumlarının toksik olarak adlandırılan varlıklara bağlı "write-down" kayıpları da, bir yıl öncesinde düşünülenin yaklaşık 4 misli olarak 4 Trilyon dolar düzeyine ulaştığı tahmin ediliyor. 2 yılda bu miktar bir kayıp dünya üretiminin %5'ini aşan bir oran. Zaten revize edilen büyüme oranları da bunu açıkça ortaya koyuyor: 2009 yılı için dünya ekonomik olarak 2. Dünya Savaşı'ndan bu yana ilk kez küçülecek, hem de %1.3 oranında. Gelişmiş ülkelerde bu oran %3.8 olarak tahmin ediliyor.

Obama yönetiminin başı çektiği ve sistemik riske neden olabilecek bankaların denetimci kuruluşlar tarafından hızlı bir süreçte el koysına izin verecek bir tasarı üzerinde ise Amerikan Kongresi çalışmalarını sürdürüyor. Hazine Sekreteri Geithner özellikle bundan sonra büyük çaplı ekonomik ve finansal sorunları erken safhada elimine edebilmek için bunun şart olduğunu vurguluyor.

Öte yandan ise banka denetleme ve düzenleme kuruluşları 19 büyük banka üzerinde yaptıkları ve "stres testi" adı verilen deneylerini sürdürüyorlar. Rutin hale gelmiş bulunan ve uygulanan metodolojisi itibarı ile gizlilik içeren bu öalışmalar ile bankaların iyi düzeyde özkaynaklara sahip oldukları vurgulanmak isteniyor ki bu da finans piyasalarında bu aralar sıkça aranan olumlu sinyaller göndersin. Bilindiği üzere finans piyasaları iyi haberler ile yükselişe geçerken, kötü haberler dolayısıyla hızlıca düşüşe geçebiliyor.

Peki bankalara bundan sonra ne yapılabilir? Bu problemler temizlenir mi? Ekonomist Hoenig'in teklifi Kongre'deki açık oturumda diğer konuşmacıların da onayını aldı. Kısaca:
1. Devlete bağlı denetçi kuğuluşlar geçici bir süreliğine banka olmayan finansal kurumlara el koymalı.
2. Yönetim değiştirilmeli.
3. Hisse sahiplerinin zarar etmelerine izin verilmeli.
4. Toksik varlıklarından temizlenmiş finansal kurum tekrar özel sektöre satılmalı.

Teklif gecikmiş olmakla birlikte oldukça makul görünüyor. Politikacıların bunu onaylayıp kanunlaştırabilecekleri üzerinde ise şüpheler var. Bana oldukça makul gelen bir plan. Vergi veren vatandaşın parasının nereye çarçur edildiğinin belirsiz olduğu bir vaziyette bu şekilde geçici bir süreliğine devletleştirmek makul görünüyor. Bu devletleştirmeden sonraki özelleştirme geçişindeki süreç uzun olur mu? Yanıtın "hayır" olduğunu söyledi Roubini HongKong'daki bir yemekli konuşmada. Zira örneği var. Temmuz 2008'de iflas edip el konulan IndyMac Bankası, devlet isteyince 6 aydan kısa bir süre içinde varlıkları temizlendikten sonra, müşterisi bulununca Aralık 2008'de tekrar özel sektöre satıldı.

Özetin özeti: Bu 3 saygın ekonomist şöyle düşünüyor: "Bırakalım, piyasa kendi kendisini disiplin etsin. Sıkıntılı bankalar kontrollü bir şekilde batmasına izin verelim ve en kısa sürede tamir edip piyasaya çıkartalım."

Bugünkü yazımız biraz teknik oldu. Sizi biraz olsun eğlendireceğini ve keyfinizi kısa bir süreliğine bile yerine getirecek ufak bir video var şimdi de. Keyifle izleyin..




Devamını okumak için tıklayınız...

21 Nisan 2009 Salı

IMF'nin En Yeni "Global Finansal İstikrar Raporu" Yayınlandı


IMF'nin Nisan 2009 sayılı bu yeni istikrar raporu sabırsızlıkla bekleniyordu. Özellikle Türkiye'ye oldukça sık bir şekilde atıfta bulunan rapor, dünya ekonomisi için çok da parlak bir resim çizmiyor. Özellikle 2008 senesinde artarak yoğunlaşan finansal krizin toplam maliyetinin 4 trilyon doları bulabileceği söyleniyor. Bu tabi dünya ölçeğinde yıllık toplam üretimin 40-50 trilyon dolar olduğu düşünüldüğünde korkunç bir rakam. Yani krizin boyutlarını ortaya seriyor ve bunun temizlenmesinin yıllar alabileceği ile ilgili şüphesiz önemli ipuçları veriyor.


Raporun PDF formatına IMF web sayfasından ulaşmak mümkün. Zaten 2 hafta önceki yazımda bu raporun nasıl okunabileceği ile ilgili "kılavuz" bilgiler vermiştim. Yeni göstergelere bakıldığında henüz ciddi bir iyileşmenin olduğunu söylemek mümkün görünmüyor. Bilakis krizin etkilerinin daha fazla hissedildiği görülüyor. Bunun için rapordaki ilk şekle (Figure 1.1) bakmak yeterli. Global Finansal Harita adını alan bu şekil, bize Ekim 2008 (6 ay öncesi) ile karşılaştırıldığında finansal sistemde her türlü riskin artmış olduğunu ve buna karşın parasal göstergelerde ciddi oranda daralma olduğunu gösteriyor.

Rapor üzerinde çok konuşulacak. Muhakkak göz atın.

Devamını okumak için tıklayınız...

20 Nisan 2009 Pazartesi

Erkekler ekonomik krizde 4 kat fazla işsiz kaldı !


Financial Times'ın bugünkü sayısında çok ilginç ve bir o kadar da dramatik gerçeğin farkına varmış olduk. ABD'deki finansal krizin başlangıcından bu yana 5 milyonu aşkın çalışan işini kaybetti ve bu rakamın yüzde 80'ini erkekler oluşturuyor. Peki bu durumu nasıl izah etmeli. Birkaç izah getirmek mümkün.


Financial Times gazetesinde çıkan "Men bear the brunt of jobs lost in recession" başlıklı haber bize kriz ile ilgili çok ilginç ipuçları veriyor. (Zaten burdaki resmi de aynen onların sayfasından aldım ;) Son istatistikler ile birlikte ABD'de erkekler arasındaki işsizlik oranı %8.8'i bulmuş görünüyor. Buna karşın bayanlar arasında işsizlik oranı %7'de kalmış durumda. Hal böyle giderse ABD'de çalışan kadınların sayısı erkeklerinkisini geçebilir.

Erkeklerin daha fazla iş kaybetmesinin en önemli nedeni özellikle ekonomideki erkek-egemen sektörlerin krizden çok daha fazla etkilenmiş olması geliyor. Bu sektörlerin başında da inşaat ve imalat sektörleri geliyor. İnşaat sektöründe çalışan her 10 işçiden 9'u erkek iken, imalat sektöründe çalışan her 10 işçiden 7'sinin erkek olması dikkat çekiyor. Sadece bu iki sektörün krizin başlangıcından bu yana 2,5 milyon çalışanın işine mal oldu. Yani bütün kaybolan işin nerdeyse yarısı. Oysa kadınların daha dayanıklı ve istikrarlı sektörlerde daha çok yoğunlaştıkları biliniyor. Özellikle de sağlık ve eğitim sektörleri bunların başında geliyor. İnsanların eğitim ve sağlık ihtiyaçlarının azalması beklenmediğine göre bu sektörlerin en az krizden etkileniyor olmalarına pek şaşmamak gerek.

Bu istatistikler ne anlam ifade ediyor derseniz eğer, cevap çok basit. ABD'de daha fazla hanehalkları geçimleri için kadaınların gelirlerine bağlanmış durumdalar. İşin kötüsü kadınlar erkeklere oranla ABD'de %20 daha az maaş alıyorlar. Bunun üstüne bir de borsada varlıklarının eridiğini gören ailelerin de trajedilerini eklerseniz çok daha fazla ailenin bu resesyondan daha fazla etkilenmekte olduğunu anlamak zor olmaz.

Son bir kötü haber de ne yazık ki ekonomik resesyon resmi olarak bitti dedikten çok sonra ekonominin iş üretmeye başlıyabilmesi. ABD'deki 2001 krizi resmi olarak bittikten ancak 1,5 sene sonra işsizlik oranları artmaya başlamıştı. Yani iyi bir ihtimalle kriz 2010 başı gibi sona ermiş olsa bile 2011'den önce işsizlik oranlarının düşmesini beklemek hayalperestlik olur.

Bu da işin şakası: Özellikle gururlarına düşkün ve "ekmek parasını eve getirme" görevi olduğunu düşünen ev reisleri için eşlerinin paraları ile geçiniyor olmak tabi zor yutulur bir lokma.

İyi bir iş haftası diliyorum hepinize.

Devamını okumak için tıklayınız...

18 Nisan 2009 Cumartesi

"'Krugman, Türkiye İflas Riski Taşıyor' dedi" Kuyruklu Yalanı


Dünkü gazetelerde yer alan Nobel ödüllü ekonomist Paul Krugman’ın iflas riski taşıyan ülkeler arasında Türkiye’yi de saydığı şeklindeki haberler oldukça ses getirdi. Haberi okuduğum anda şaşırdım ve "nasıl olur?" dedim. Sen de mi Krugman? Eksik olmasın yeterince çığırtkan bir kriz lobimiz zaten var. Zaman zaman yurtdışından da destek alarak Turkiye'yi "kendini besleyen kehanetlere" kurban etmek icin var güçleriyle calışan içimizdeki Irlandalı'larımız var. Ama Krugman gibi önemli bir bilim adami nasıl olur da Turkiye'yi iflas riski olan ülkeler arasinda gösterir? Inanamadim. Çok üzüldüm. Neyse ki üzüntüm uzun sürmedi, cünkü haberin gerçek olmadığı kısa süre sonra ortaya çıktı. Peki gerçekte ne oldu? Krugman ne dedi?


Krugman Turkiye demedi. Haber Fransa'da yayinlanan bir gazeteden alinmaydi. Basınimizda yer alan haberdeki hatanın ise bir çeviri yanlışlığından kaynaklandığı ortaya çıktı. Fransız gazetesinde Fransız bir editörün imzasıyla yer alan haberde Krugman’ın sözlerinin yer aldığı fakat Krugman'in iflas riski tasiyan ulkeler arasinda Turkiye'yi saymadigi, fakat bu sözlerin ardından editör tarafından yapılan yorumda “Uzmanlar Türkiye’nin de aralarında yer aldığı bazı ülkelerin iflas riski taşıdığına dikkat çekiyor” denildigi, editorun haberdeki bu ifadesinin Krugman’ın sözleri olarak algılanarak hatalı çevirildiği belirtildi.

Boylelikle bu haberin, sahte oldugu, yalan oldugu, iftira oldugu, sahtekarlik oldugu, en hafif ifadeyle beceriksizlik oldugu cok gecmeden anlasildi. Benzer haberlerin surekli belli cevreler tarafindan pompalaniyor olmasi tabiki ihmalden cok kasit suphelerimizi besliyor.


Devamını okumak için tıklayınız...

16 Nisan 2009 Perşembe

Acı Kayıp: Salih Neftçi Vefat Etti


Değerli hocamız Salih Neftçi'yi kaybettik. Hem şahsım adına hem de EkonomiG ailesi olarak hocamıza rahmet, ailesi, yakinlari ve sevenlerine başsağlığı diliyoruz.

Galatasaray Lisesi ve ODTÜ Ekonomi mezunu olan Salih hoca, doktorasını University of Minnesota'da yaptı. George Washington ve Columbia üniversitelerinde dersler verdi. Salih hocamizin "An introduction to Mathematics of Financial Derivatives" ve "Principles of Financial Engineering" kitaplari ABD üniversitelerinin birçoğunda ders kitabı olarak kullanilmakta. Nitekim biz de 2007 ve 2008 yillarinda Rice Universitesinde asistanligini yaptigim "Financial Engineeing" dersinde bu kitaplari ders kitabi olarak kullandik.

Salih hoca Cenevre'deki FAME Certificate finansal aktif yönetimi sertifika programın başındaydı. Kendisi, IMF, Dünya Bankası, Çin Merkez Bankası, Uluslararası Kalkınma Ajansı gibi kuruluşlara danışmanlık yaptı.

Aktif fiyatlandırması metotları, finansal türev matematiği ve gelişmiş risk yönetimi konularında dersler verdi. Hürriyet, Vatan ve son olarak Star Gazetesi'nde köşe yazarlığı yaptı.

Bir kez daha kendisine rahmet ailesi ve sevenlerine bassagligi diliyoruz.






Devamını okumak için tıklayınız...

Publish or Perish

Ekonomi'de doktora yapan ya da su an akademi'de yeni hoca olan arkadaslara siddetle tavsiye edecegim bir workshop var: "The Art of Publishing" , Emory universitesinde yarin yapilacak workshop'da unlu dergilerin editorleri gelip konusma yapacakalar:
Workshop'ta neler var:
  • American Economic Review, Journal of Politics, Journal of Political Economy, Econometric Reviews, Journal of Econometrics v.b. gibi dergilerin editorleri sunum yapacaklar
  • Sunum basliklarindan bir kac tanesi su sekilde:
    En iyi dergilerde makale cikartmanin yollari, Makale yazimi, dergi secimi ve revsiyon sureci, Dergi seciminde nelere dikkat edilmeli, Konu secimi vesaire...
  • 17 nisan cuma gunu 9 a.m. (eastern time) baslayacak program online webcasting olacagindan, hem programi canli dinleyebilir, hem de email atarak aninda sunuculara soru sorabilirsiniz,
  • Program daha sonra http://itunes.emory.edu/index.html adresinden dinlenebilir.

Devamını okumak için tıklayınız...

11 Nisan 2009 Cumartesi

Yenilikçi Ürünler ve Denetim - IST30 (IMKB30)


IMKB-30 endeksine dayalı ilk borsa yatırım fonu olan IST30 (Finansbank A.Ş. İMKB 30 A tipi Borsa yatırım fonu) 7 Nisan 2009 Salı günü IMKB’de işlem görmeye başladi.

IST-30 Turkiye'de tek bir işlemle tüm endeksin komple alınıp satılmasını sağlıyacak ilk enstrüman. IST30 ile yatırımcılar, tek bir işlemle İMKB'de en fazla işlem gören, halka açıklık oranı en yuksek şirketlere yatırım yapma imkani yakalayacak. Boylece İMKB Ulusal-30 Endeksi'nin getirisine ortak olmak ve riski dağıtmak mümkün olacak. Ayrica yatırımcılarin, İMKB-30 Endeksi'ni açığa satış işlemi ("short selling") yapmalari da mümkün olucak.



Zaten daha önceden, İMKB-30 endeksinin İzmir VOB’da (vadeli islem ve opsiyon borsasi) vadeli bir kontrati ("'forward contract") bulunuyordu . Boylece yurtdışında aliskin oldugumuz bir finansal urunun hem spotunun hem de vadelisinin aynı anda işlem gormesi Turkiye'de de gerceklesmis oluyor.

Umariz bu yenilikci urunler finansal piyasalarimizin daha fonksiyonel calismasina katkida bulunurlar. SPK tarafindan sıkı bir sekilde denetlendigi müddetce yenilikci ürünlerin faydali olacagina inaniyorum. Ozellikle de acıga satıs meselesine ozel hassasiyet gosterilmeli. Cok dikkatle takip edilmeli ve manipulasyona asla izin verilmemeli. Yoksa, saldım cayıra mevlam kayıra, isteyen istedigini alsın isteyen istedigi satsın, birakınız yapsınlar, birakınız etsinler mantigıyla piyasa ormana dondurulurse su an global capta yasanan sorunları ulkemizde de gorebiliriz. Bu baglamda 2001 krizinin ardından bankacılık sektorundeki sıkı denetimin ulkemize sagladıgı kazanımları su an gormekteyiz. Sıkı denetim devam etmeli...


Devamını okumak için tıklayınız...

8 Nisan 2009 Çarşamba

Finans Sektoru H1-B Basvurusu Yapamiyor

Yeni cikan bir kanun geregi Amerika'da batmaktan devlet eliyle kurtulan bankalarin H1-B vizesi ile yabanci eleman ise almalari yasaklandi. Yani J.P Morgan, Bank of Amerika, Citi Group gibi buyuk finans kuruluslarinin kapilari yabancilara kapandi. Bu dupeduz korumaci bir politika ve fayda degil zarar uretecegi kesin. Nitekim konuyla ilgili Financial Times'ta cikan bir yaziyi paylasmak istedim. Goldman Sachs patronu Blankfein de bu yasa nedeniyle ciddi endiseler tasiyor.

http://www.ft.com/cms/s/0/ccc60850-2398-11de-996a-00144feabdc0.html




Devamını okumak için tıklayınız...

4 Nisan 2009 Cumartesi

IMF Global Finansal İstikrar Raporu - Ekim 2008


Dünya devletleri, ABD'de başlayan finansal krizin, global bir hüviyete bürünerek kendi piyasalarına nasıl sıçradığının şaşkınlığını yaşayadursunlar, geçtiğimiz hafta içinde Londra'daki G-20 zirvesinde alınan kararlar, dünyanın yakın siyasi ve iktisadi tarihi itibarı ile yeni bir döneme girmekte olduğunun da işaretini vermiş oldu.

Bu konuda yazıldı çizildi ve artık biliyoruz ki, en azından finans piyasalarında serbest pazar koşullarının etkinlik ve özellikle de istikrar adına eksik kaldığı ortaya çıktı. Sadece piyasa disiplini (İng. market discipline) üzerine hesap kitap yapmak işlemeyecek. Bundan sonra finans piyasaları daha fazla düzenlenip denetlenecek. Bu kesin. Uluslararası bankacılık denetleme kuruluşlarının yetkisi ve gücü artırılacak.


Bu kriz en azından finansal istikrarın ne kadar da önemli olduğunu bir kez daha anlamamızı sağladı. Sistemik riskin tehlikeleri artık kalıcı bir şekilde kafalara yerleşti. Çoğu ülkelerin Merkez Bankaları, kendi piyasaları için zaten "Finansal İstikrar Rapor"ları hazırlıyorlar. Bu raporlar üç aşağı beş yukarı benzerlikler içeriklere sahipler.

IMF'in yayınladığı "Global Finansal İstikrar Raporu" ise biraz daha genel bir gözlükle dünya ekonomisi ve pazarlarını konu ediniyor ve bu yönüyle çok önemli.

Bugun de bu IMF'in en son Ekim 2008'de çıkarttığı raporuna ve içeriğine biraz göz atalım istedim. Rapor 4 kısımdan oluşuyor ve bugünkü yazımızda, "Global Finansal İstikrarın Önündeki Risklerin Değerlendirilmesi" isimli ilk bölümü inceleyeceğiz.

Önümüzdeki yazılarımızda diğer raporun diğer bölümlerini de yakın mercek altına alacağız.

Raporun bu ilk bölümünündeki ilk üç şekil üzerinde yorum yapmak istiyorum.

1. şeklimiz "Global Finansal İstikrar Haritası" olarak adlandırılıyor. Bir örümcek ağını veya arı peteğini andıran bu altıgenin her bir köşesi istikrar ile ilgili bir parametreye karşılık geliyor. Her köşenin merkeze uzaklığı aynı ve 10 birim. Ortada (yani sağda ve solda) ve üstteki köşeler soldan sağa saat ibresi yönünde sırasıyla makroekonomik risk, gelişen ülkelerin piyasalarının riski, kredi riski, piyasa ve likidite riskine tekabül ediyor. Bu göstergeler için altıgenin merkezine yakın olmak ekonomik istikrarı ifade ediyor. Merkezden uzaklaşmak ise ekonomik istikrarsızlığı. Alttaki iki köşeye gelince: Soldakisi para ve finansal koşullar; ve sağdakisi ise risk tahammülü.

Nisan 2008 ile Ekim 2008 karşılaştırıldığında 6 aylık zaman zarfında ciddi miktarda bozulma ve gerileme göze çarpıyor. Açıklayalım. Makroekonomik risk 7'den 8'e çıkıyor. Gelişen ülke piyasaları riski 5'den 6'ya çıkıyor. Kredi riski 8'den 9'a çıkıyor. Piyasa ve likidite riski 7'den 9'a çıkıyor. Yani risk ile ilgili bütün ölçümler fırlamış! Öte taraftan para ve finansal koşullar merkeze yaklaşmış ve dolayısıyla sıkışıklaşmış: 5'den 4'e düşmüş. Yatırımcıların risk tahammülü de 3'ten 2'ye düşmüş. Yani 6 göstergemiz de gerileme içinde.


2. şeklimiz ise "Isı Haritası" olarak adlandırılıyor. 2004 ile 2006 yılları arası ile karşılaştırıldığında, Ocak 2007 ile Eylül 2008 arasındaki farklı varlık kalemi sınıflarında fiyatların, marjinlerin (spreads) ve toplam getirilerin düzeyi ve 1 aylık değişkenliği standart sapma cinsinden ölçülüyor. Yeşil renk 1'in altındaki standart sapmayı, turuncu 1 ile 4 arası ve kırmızı ise 4'ün üzerindeki standart sapmayı ve oynaklığı ifade ediyor. İpotekli konut kredilerine dayalı menkul kıymetler (mortgage backed security) MBS olarak kısaltılmıştır.

Dikkat edilirse eşik-altı konut kredileri piyasasında başlamış olan kriz ve finansal daralma geçtiğimiz 1 yılı aşkın zaman zarfında reel sektörün de etkisi ile dönüp tekrar finansal piyasaların görünüşte daha güçlü diğer mecralarını da etkilemeye başlamıştır. Isının yayılması örneğinde olduğu türden kriz de yavaş da olsa diğer finansal ürünlere ne yazık ki sıçramıştır.


Son olarak da oldukşa ilginç üçüncü şeklimiz var. Bunu çok seviyorum! Bir bankanın borç yükümlülüklerini yerine getirememesinin olasılığı yeşil renkli eğri olarak gösterilmiş. Turuncu eğri ise bir bankanın borcunu ödeyememesi durumunda bundan etkilenerek kaç bankanın daha borcunu ödiyemeyecek hale gelebileceğini gösteriyor. Bu da bize bankaların birbirleri ile oldukça yakından ilişkili varlıklar olduklarını gösteriyor. Örneğin bir X bankasının mali sıkıntı içine girmesi nedeni ile bu bankadan ayrı farklı bir Y bankasının müşterilerinin mevduatlarını çekmelerini ne ile izah edebiliriz?

Özellikle içinden geçmekte olduğumuz sıkıntılı günler bize sistemik riskin ölçümü meselesinin büyük önem taşıdığını bir kez daha gösterdi. Bu riskin ölçümü ve anlamlı bir şekilde karar vericilere aktarılması ile ilgili kullanılan finansal istikrar raporunun içeriği bu yönüyle çok önemli.

Şimdilik burada duralım. Yazımıza Salı günü devam edeceğiz.

Devamını okumak için tıklayınız...

3 Nisan 2009 Cuma

Yeni Dünya Düzeni


Son birkaç yazımda (global) politik ve ekonomik "oyun"un kurallarının değişeceğini ve "Yeni bir dünya" düzenine yelken açılacağını belirtmiştim. Bu Yeni Dünya'da, Neewsweek International'ın editörü olan Fareed Zekeriya'nın son kitabı "The Post-American world"da da belirttiği gibi, ABD kafasına göre hareket edemiyecek ve "yaptım, oldu" şeklindeki tavırları tarihe karışıcak. Bunun yerine ABD, oyunun gidişine etki eden oyunculardan sadece biri olucak. (Elbet oldukça etkili bir oyuncu olucak. Ama tek başına oyunun gidişini belirleyemiyecek!) Peki yeni oyuncular kimler mi olucak? Çin ve Hindistan'ın yanı sıra Brezilya, Güney Afrika, ve elbet Türkiye gibi artık gelişmiş ülkeler potasına yavaş yavaş giren ülkeler.


Tabi bu yazdıklarım fantazi senaryolar değil. Bilakis Londra'daki toplantının ardından çıkan tablo bize aynen bu resmi gösteriyor. Olayları yakından takip edebilenler için G-20 zirvesi ve sonuç bildirgeleri hiç de sürpriz olmadı elbet. Başta Almanya ve Fransa olmak üzere Avrupa ülkeleri ABD'nin teklif ettiği harcamaları artırma tavsiyelerine uymadılar. ABD tamam dedi. İkincisi finansal piyasalar daha sıkı denetime tabi tutulması gerektiği konusunda ABD köşeye sıkıştırıldı ve ikna edildi. Zaten başka çaresi de yoktu. Böylelikle hedge fonları, emeklilik fonları ve sigorta fonlarının yatırımları da devlet denetimine girmiş oldu. Bu finansal kurumların bundan böyle yüksek "leverage" kaldıraç borçlanması altına giremiyecekleri kesinleşmiş oldu. Hatta kredi derecelendirme kuruluşları da kafalarına göre not veremiyecekler. Onlar da denetlenicek. Yani denetleyicileri denetliyenler!

Her türlü borç, çek, veya para alma verme işine bulaşan finansal kuruluş -mevduat toplasın, toplamasın- böylece sıkı denetime tabi tutulucak. Banka denetimleri konusunda uzman olanlar için bu yeni iş imkanları demek. Örneğin IMF'in bütçesi nerdeyse 3'e katlanıyor. Önümüzdeki günlerde iş arayanlar bu uluslararası kuruluşun websitesini yakından takip etmeliler. Bu uluslararası denetlemeleri kolaylaştırmak için muhasebe standartları geliştirilecek.

"Bank of International Settlement" türü uluslararası bankacılık ve finansal denetim kuruluşlarının yetkileri artırılabilir. En azından üstlendikleri rolleri daha etkin bir ikna etme gücüne dönüşecektir muhakkak. Zaten IMF bünyesinde buna uygun olarak Finansal İstikrar Kurulu oluşturulmasına da karar kılındı bu yılki zirvede.

Daha fazla uzatmada son olarak da Türkiye, Brezilya ve G. Afrika gibi "Yeni Endüstri"lerini tamamlamış ülkelerin dünyanın problemlerinin çözümünde daha çok söz sahibi olacakları kaçınılmaz bir gerçektir.

Kendimizi küçümsemeyelim: Türkiye toplamda yıllık 937 milyar dolar GSMH ile dünya ülkeleri arasında 15. en büyük ekonomi olmuştur. Kişi başına düşen milli gelir yıllık 13 bin doların üzerine çıkmıştır ki bu 2002'den itibaren sürekli muazzam büyümüş olan bir ekonominin gelmiş olduğu son durumdur. Türkiye'nin avantajı insan potansiyelidir. Umalım ki kendi aramızdaki ideolojik ve kavramsal dünya bakış açısı farklılıklarımızı bir kenara koyup, ülkenin daha da ileriye gitmesine olanak sağlıyacak hepimiz el elele tutuşalım ve tekrar bir milli mücadele şuuru oluşturalım. Önümüzdeki 10 yıl içerisinde Türkiye'nin Dünya'nın en güçlü 10 ekonomisinden birisi olmaması için hiçbir neden yok. Kendimize yeter ki güvenelim ve birbirimizin kuyusunu kazmayalım. Demokratik kurumların çizdiği çerçevenin dışına taşmıyalım.

Kaynaklar:
1. Bloomberg
2. Youtube
3. The Globe and Mail.com

Devamını okumak için tıklayınız...