30 Mart 2009 Pazartesi

G-20 Zirvesi ve Sonrası


Kriz son bir aydir yatay bir seyir izliyor. Herkes nefesini tutmus bu cuma yapilacak G-20 zirvesini bekliyor. Krizin asilmasi icin son bir umud olarak goruluyor bu toplanti. Ortaya somut adimlar atilmasi yonunde ciddi bir irade cikmasi umuluyor. Oysa daha simdiden bu zirvenin Amerika ile Cin-Rus ittifakinin carpismasina sahne olacagi yonunde yeterince veri ortaya dokuldu.


Rusya Cin ve hatta kimi bati avrupa ulkeleri Kuresel finansal sitemde koklu reformlar yapilmasini savunurken, Amerika ve Ingiltere "boyle gelmis boyle gitsin" cephesinde bulunuyorlar. Ikinci dunya savasi sonrasi kurulan mevcut ekonomik duzenin Amerika Birlesik Devletleri'ne cok buyuk avantaj sagladigi inkar edilemez bir gercek. Reserv para olarak dolarin kullanilmasi bu ulkeye sonsuz guc verirken diger ulke ekonomilerini de likidite sikisikligi yasanan donemlerde spekulatif saldirilara acik hale getirebilmektedir.

Gelinen noktada krizin baris ve huzur icinde kisa zamanda (2010 ortalari bence kisa zaman) asilabilmesi icin uluslarasi finansal sistemde koklu reformlar yapmaktan baska care kalmamistir. Fakat G-20 zirvesinden boyle bir iradenin cikmasini da beklemiyorum. Eger tahminlerim beni yaniltmazsa, onumuzdeki haftadan itibaren krizin daha da derinleserek devam etmesi beklenebilir. Uzun vadeli ongoruler yapmanin su asamada mumkun olmadigini dusunuyorum ve fakat bununla birlikte onumuzdeki yillarin dunya icin tam bir felakete donusmesi ihtimal dahilindedir. yine de bu yonde bir call yapmayi su an icin erken buluyorum.

Devamını okumak için tıklayınız...

27 Mart 2009 Cuma

Geithner'in Açıklamaları ve Oyunun Yeni Kuralları


Futbol'da "ofsayt" kuralının kaldırıldığını bir an için düşünün. Oyunun oynanma şeklinin ne denli değişeceğini hepimiz tahmin edebiliriz. Benzer türden tartışmalar şu anda ABD'de ciddi bir şekilde yapılmaya başlandı. Ancak bu tartışmalar Amerikalılar'ın zaten farklı oynadığı futbol oyununda değil, finans piyasalarında ve finans kuruluşlarında. Finansal oyunun oyuncuları da belli: ellerindeki para için güvenli bir yatırım mecrası arıyan "mevduat sahipleri ve yatırmcılar"; finansal sektörde hizmet veren "bankalar ve diğer finansal kuruluşlar" ve son olarak da bu finansal kurumları denetleyen devletin "denetleme ve düzenleme kuruluşları".


Bu hafta içi Salı günü, Amerikan Hazine Bakanı Timothy Geithner, Amerikan Meclisi'nin Finansal Hizmetler Komisyonu'nda tanıklık yaptı. Finansal hizmetler sektöründe kapsamlı reformlara ihtiyaç duyulduğunu kaydeden Sn. Geithner, finansal kurumların daha "sert" bir biçimde denetlenmesi gerektiğine ilişkin tasarısı ile ilgili meclisi ikna etmeyi çabaladı.

Öncelikle AIG türü, banka olmayan finansal kurumlara anında müdahale edip el koyabilmek için genişletilmiş yetkiler isteyen Geithner şunu söyledi: "Finansal kurumların kendi aralarında rekabet halinde olan denetleme ve düzenleme kurumları arasında risklerini, en düşük standartların ve güçsüz kısıtlamaların olduğu yönlere kaydırmalarına (ve bu yönde basit çıkar amaçlı tercihler yapmalarına) izin veremeyiz." (İngilizce konuşmanın aslı: "We can't allow institutions to cherry-pick among competing regulators and shift risk to where it faces the lowest standards and weakest restraints...)

Finansal hizmetler, sözde en sıkı denetlenen bir sektördür. Finansal kurumlar, devletin bu düzenleme ve denetlemesinden hoşnut olmadıkları herkesin bildiği bir gerçek. Finansal aracı kuruluşların bu denetlemelerden her fırsatta ne şekilde "kaçabiliriz" diye arayış içinde oldukları malum. Muhakkak ki abarttığımı düşünebilirsiniz ama durumun aslı astarı işin doğası gereği böyle. İki tarafın da durumlarını örnekle açıklayalım.

Önce finansal kurumların durumu: İş yerinden patronunuz her an sizin başınızda beklese ve şunu bunu yap yapma diye emirlere verse, siz de ben de rahatsız olursunuz. Buna karşın, bu kısıtlamalardan kurtulabileceğiniz ve daha rahat hareket edebileceğiniz bir ortam arayışı peşine düşersiniz.

Öte yandan denetleyici kuruluşların ve mevduat sahiplerinin durumu: Bankalar kendilerine emanet edilmiş mevduatlarla yatırım yaparlar. Yatırımcılar ve mevduat sahipleri bankaların portföy ve risk tercihleri ile ilgili telkinde bulunamazlar. Tek yapabilecekleri güvenmedikleri bankalardan paralarını çekerek, daha güvenli buldukları başka bankalara paralarını yatırabilirler. Dolayısıyla birçok küçük yatırımcının adeta haklarını savunmak ve korumak bahanesi ile devlet, bankacılık sektörünü bütün imkanları ile sıkı takip altına alma gayreti içerisindedir. Bununla birlikte devletin asıl endişesi, bankacılık sektöründe çıkabilecek potansiyel bir sorunun reel ekonomiye sıçramasıdır. 1994 ve 2001 fnansal krizlerinde de gördük ki ülkenin ekonomisi adeta göbek bağı ile finans sektörüne bağlıdır ve finans sektöründe başlıyan bir sorun hızla ödemeler hizmetleri kanalı ile makroekonomiye sıçramaktadır.
Özetlemek gerekirse devlet bankacılık denetleme ve düzenleme kurumları, seslerini bankalara duyuramayan birçok mevduat sahibinin adeta temsilcisi ve avukatı olarak hareket etmektedir.

Peki bundan sonra finansal oyunun kurallarında nasıl değişiklikler yapılmalı ve neler bekleyebiliriz? Bunu da yarına bırakalım.

Devamını okumak için tıklayınız...

25 Mart 2009 Çarşamba

Mekanizma Tasarımı

Mekanizma tasarımı (mechanism design), kabaca, belirli amaçlara ulaşabilecek ekonomik sistemlerin kurallarını tasarlama şeklinde tanımlanabilir. Aslında oyun teorisinin tersi de denebilir bu bakımdan. Oyun teorisi (yandaki çizimde görüldüğü gibi) verilen bir stratejik ortamda oyuncuların ne tip sonuçlara ulaşabileceğini tahmin ederken, mekanizma tasarımı istenilen sonuçlara ulaşabilecek oyunlar veya sistemler dizayn eder.

Ekonomik teorinin önemli amaçlarından birisi hangi mekanizmaların asimetrik bilginin (asymmetric information) sebep olabileceği ekonomik kayıpları azaltacağının ortaya çıkartmaktır. Hangi alış-veriş mekanizması en verimli sonuçları verir? Hangi açık arttırma
veya ihale yöntemi satıcı veya toplum açısından daha avantajlıdır? Hangi tür karar mekanizmaları katılanların özel bilgilerini (private information) doğru olarak vermelerini sağlar?

Mekanizma tasarımı üstteki sorular ve benzerlerine cevaplar vermeye çalışır. Spesifik örnekler üzerinden konumuza devam edelim. Elinde satmak istediği malı olan bir satıcı düşünün. Bu satıcı malını potansiyel alıcılara çok değişik şekillerde satabilir. Örneğin bir fiyat anons edip bu fiyatı kabul eden ilk alıcıya malı satabilir, veya alıcılardan birisi ile pazarlık yapabilir, veyahut malı açık
arttırmaya koyup sonrasında açık arttırmanın galibi ile pazarlık yapabilir, vesaire. Bunun gibi yüzlerce mekanizma düşünebiliriz. Bütün bunlar arasından satıcının beklediği karını en yüksek tutacağı mekanizma hangisidir?

Modelimizi biraz daha spesifik yapalım. Bölünemez bir malı olan bir satıcı ve n tane potansiyel alıcı düşünelim. Her alıcının bu mal için biçtikleri özel değerler olsun ve bu değerler satıcı tarafından bilinen (ve her bir alıcı için farklı olabilen) bağımsız olasılık dağılımları ile belirlensin. Bu durumda satış mekanizmalarını şu şekilde tanımlayabiliriz. Satış mekanizmaları, her bir alıcının verebileceği mesajlar, ve bu mesajların birer fonksiyonu olan dağıtma kuralı (allocation rule) ve ödeme kuralı (payment rule) tarafından belirlenir.

Alıcıların verebileceği mesajlar üzerinde hiç bir varsayım yapılmadığı için, göz önüne alınan mekanizmalar hala çok büyük bir sınıf teşkil eder. İşte burada "ifşa prensibi" (revelation principle, daha iyi bir çeviri önerisi olan bildirsin lütfen) yardımıza yetişir ve bize daha
küçük bir sınıfa genelliği kaybetmeden yoğunlaşabileceğimizi söyler. İfşa prensibi her genel veya indirek mekanizma ile aynı sonucu verebilecek direk--yani mesaj kümesinin özel değer kümesine eşit olduğu--mekanizmanın varlığını gösterir.

Bu prensipten yararlanarak Roger Myerson "en karlı açık arttırma" (optimal auction) nın ne olduğunu matematiksel olarak gösterir. Myerson--katılanların özel değerlerinin geldiği olasılık dağılımı simetrik olduğu durumda--en karlı açık arttırmanın en düşük fiyatın (reserve price) katılanların sanal değerlerine (virtual value) göre belirlenmiş bir standart ihale (mesela, en yüksek fiyatı verenin kazandığı ve verdiği fiyatı ödediği bir ihale) olduğunu gösterir.

Leonid Hurwicz'in 1960 ve 70lerde yaptığı araştırmalar mekanizma tasarımının doğuşu sayılabilir. Roger Myerson ve Mark Satterthwaite, mekanizma tasarımı metodları geliştirerek ve kullanarak, alıcı ve satıcı tarafında özel bilgi olduğu takdirde yüzde yüz verimli alış-veriş mekanizmasının olamayacağını gösterir. Vickrey-Clark-Groves (kısaca VCG) mekanizması verimliliği (efficiency) veya sosyal refahı (social welfare) en yüksek tutan mekanizmayı verir. Gibbard-Satterthwaite teoremi tüm katılanların doğru tercihlerini bildirecekleri bir seçim sistemi tasarlanamayacağını gösterir.

Eric Maskin ve John Riley--yine bir mal hakkında özel değerlere sahip olan alıcıların bulunduğu bir ortamda--bir üretici için en karlı satış mekanizmasını belirler. Eric Maskin ve diğer ekonomistler dizayn edilen mekanizmanın ne tür dengeler (bayesian Nash, dominant strategy,
subgame perfection vs) kullanıldığına ve hangi dengelerin seçildiğine (full implementation vs partial implementation) dair sonuçlarıyla "gerçekleştirme kuramı"nı (implementation theory) geliştirirler.

Mekanizma tasarımının neye dair olduğu ve ne gibi sonuçlar verdiğine dair ufak bir yazı yazmaya çalıştım. Daha fazla ilgilenenler alttaki (ingilizce) kaynaklara bakabilirler:

http://nobelprize.org/nobel_prizes/economics/laureates/2007/sci.html
http://nobelprize.org/nobel_prizes/economics/laureates/2007/info.html
http://en.wikipedia.org/wiki/Mechanism_design
Auction Theory (Chapter 5), Academic Press, Vijay Krishna

Devamını okumak için tıklayınız...

17 Mart 2009 Salı

Amerika'da Doktoralı Ekonomist İş Piyasası (Job Market) - III

Sanıyorum ilk iki yazımızda başvuru işlemleriyle ilgili tüm lojistik bilgileri vermiş olduk. Job market'te dikkat edilmesi gereken en önemli husus kendimizi lojistikle ilgili meselelere cok fazla kaptırıp asıl önemli mevzudan, job market paper'ından, uzak kalmamak olmalı. Bu en büyük hata olur. Eylul sonuna makale hazir olmali, cunku basvurular basliyor, son basvuru tarihlerini kacirmamali. Bu makale ahim sahim dort basi mamur olmayabilir, zaten olmasi da gerekmiyor. Cunku, basvurunun bu ilk asamasinda kimse makalenizi okumuyor (Disina abstract yazip icine fener macini anlatmadiktan sonra elinizde hazir olan ne varsa eksigi ve hatalariyla gonderebilirsiniz).



Fakat subat ayinda ikinci tur mulakatlar(fly-out) aliniyor ve isverenlerin seminerlerinde calismalar sunuluyor. Iste bu noktaya kadar arada gecen zamanda bir aday kendine karsi acimasiz olmali, calismasinin eksikliklerini gorebilmeli, bunlara karsi onlemlerini almali. Mumkunse kendi bolumundeki seminerlerde sunum yapmali. Dinleyicilerden feed-back almali.

Simdi basvurular yapildiktan sonraki asamalarla ilgili kisaca bilgiler vermek istiyorum:

Konferans toplam 4 gun suruyor. Bu sene 2 ocak cuma - 6 ocak pazartesi arasi yapildi. Resmi olarak AEA sayfasinda konferans 3-6 ocak gibi gorunse de genellikle erken gelen isverenler olabilmekte ve bunlar cuma ogle saatlerinden itibaren mulakat yapabilmektedirler. 20'nin uzerinde mulakat alan bir aday icin hepsini 3 gune sigdirmak zor olacagindan erken gelip mulakatlara baslamak ve 4 gunun tamamini kullanmak daha dogru bir karar olabilir. Ayrica erken gidip 1 gun dinlenmek cok faydali olacaktir.

Mulakatlarin arasina eger farkli otellerde iseler en az 30 dakika, eger ayni otelde iseler en az 15 dakika bosluk birakmak gerek. Konferansin yapilacagi otellerin birbirlerine mesafeleri de bu noktada onemli. AEA web sayfasindan harita alinip oteller arasi mesafeye gore mulakatlar arasi zamani belirlemeli.

Ilk mulakatlar aralik ayinin basindan itibaren verilmeye baslaniyor, genellikle 5 aralik sonrasi. Kimi isveren telefonunuzdan aramayi tercih ederken, kimisi de e-mail atmayi tercih edebiliyor. Bu surecte cep telefonunu evde iste unutulmamali, sarzsiz birakilmamali. Aksam gec saatlerde arama olabilecegi (saat farklarindan dolayi) dusunulmeli. Her aksam guncellenen bir mulakat programini da surekli uzerimizde tasimak kesinlikle gerekli.

Ilk gelen mulakatlari, eger mumkunse birinci ve dorduncu gune programlamak dogru olabilir. Cunku cumartesi ve pazar konferansin iki ana gunu ve bir cok isveren sadece bu iki gunde mulakat yaptigi icin buralara talep yuksek oluyor. Dolayisiyla programi doldurmayi birinci ve dorduncu gunden baslamak ve ana gunleri sonraki mulakatlara birakmak mantikli olabilir. ayrica cok onem vermediginiz isverenleri ilk gune programlamak gerek. Cunku ilk mulakatlar genellikle kotu gecer, antrenman niyetine gozuyle bakilabilir. Mulakatlara girip ciktikca tecrube kazandiginizi ve daha iyi gectigini farkedeceksiniz.

Mulakati programlarken isverene yaklasik ne kadar surecegi mutlaka sorulmali, zira bazi isverenler yarim saat bazilari 45 dakikalik mulakatlar yapmakta. Yarim saat diye dusundugunuz bir mulakat aslinda 45 dakika ise bir sonraki mulakat yetisme konusunda zor durumda kalabilirsiniz.

Gelelim mulakata:

Neredeyse tum mulakatlarda "Yaptiginiz calismayi (job-market-paper) bize 5-7 dakika icinde ozetlermisin" seklinde bir soru geliyor.

Bunun disinda akademik is mulakatlarinda en cok karsilasilan sorulardan bi bukle sunayim:

Bize job-market-paper haricinde yaptigin calismalardan arastirma projelerinden biraz bahsedermisin?

Onumuzdeki 5 yil icinde kendini nerede goruyorsun? Arastirma yapacagin, uzerinde yogunlasacagin konular nelerdir?

Resume'ne yazmadigin ama fikir asamasinda olan baska arastirma projelerin var mi?

Farzetki ben bir lisans ogrencisiyim. bana Job market paper'ini ozetlermisin?

Hangi makalelerini hangi dergilere gondereceksin.

Bizim okulu neden istiyorsun?

Bizim bolumden hangi hocalarla ortak calismalar yapabilecegini dusunuyorsun?

Bu isten beklentilerin nelerdir?

Kendini arastirma alani anlaminda ne olarak goruyorsun? (or: financial econometrics ciyim gibi)

Yaptigin arastirmanin (job market paper) policy acisindan onemi nedir?

Buyuk bir sinifta mi yoksa kucuk bir sinifta mi ders islemek sence daha kolaydir? daha verimlidir? etc.

Hangi dersleri anlatmak istersin?

Sana falanca dersi anlattirsak hangi kitabi kullanirsin?

Bize biraz ogretim felsefenden bahsedermisin?

Ne dersi anlattin. C:"Micro-Ekonomiye giris"
Peki madem bu dersi anlattin. Sene sonunda bu dersten ogrencilerinin aklinda kalmasini istedigin 3 temel sey nedir?

Anlattigin derste alisilmisin disinda boyle degisik birsey yaptin mi hic?
Cevap: Mesela oyun teorisini anlatirken bir oyunu her dersin basinda tum sinifa oynatip sene sonuna dogru oyun sonucunun nash-dengesine nasil yaklastigini herkese gostermis oldum gibi. Enteresan alisilmisin disinda birsey iste.

Bazi hocalar MBA dersi anlatmak istemiyorlar. Sence neden olabilir. Sen anlatmak istermisin? neden?

Dorduncu yazimizda bulusmak uzere simdilik hoscakalin...


Devamını okumak için tıklayınız...

13 Mart 2009 Cuma

Sanayi Üretimi Düşüş Rakamlarında Cambazlık

Kriz lobisi Turkiye'nin Ocak-2008 ile Ocak-2009 arasındaki sanayi üretimindeki düşüş (-%21.3) ile başka ülkelerin Aralik-2008 ile Ocak 2009 arasındaki sanayi üretim düşüşünü kıyaslama maskaralığını yapıp, Türkiye'yi sanayi üretimi düşüşünde ilk 3 ülke arasında göstermeye kalktı.

Daha önce de Türkiye'nin Ocak sonu işsizlik rakamları ile başka ülkelerin Aralik sonu işsizlik rakamlarını kıyaslama cambazlığını yapmışlardı. Bunların maksatları artık tamamen ortaya çıktı. Tüm gayretleri Turkiye'yi IMF'in kucağına oturtmak ve kendi borçlarını devlete ödetmek. Kriz cığırtkanlığı işte bu yüzden.

Biz gercek rakamları verelim, vatandaş elmalarla armutları karıştırmasın, gerçekleri öğrensin.


Sanayide Çöküş * (%)
Tayvan -43,1
Ukrayna -34,1
Japonya -30,8
Singapur -29,1
Slovakya -27,0
Estonya -26,8
Güney Kore -25,6
Moldova -25,1
İspanya -23,6
İsveç -22,9
Macaristan -22,9
Tayland -21,3
Türkiye -21,3
Malezya -20,2
Finlandiya -19,5
Brezilya -17,2
Sırbistan -17,1
Makedonya -16,7
Rusya -15,9
Polonya -14,9
Kırgızistan -14,6
Fransa -13,8
Bulgaristan -13,3
İngiltere -11,4
Güney Afrika -11,1
ABD -10,0
* Ocak 2009


Devamını okumak için tıklayınız...

4 Mart 2009 Çarşamba

Varlık Barışı'nda Mutlu Son

Kriz çığırtkanlarına kötü bir haberimiz var. Türkiye'de bir kriz çıkması ihtimalini sevenlere, dört gözle bekleyenlere kötü bir haberimiz var. Kriz çığırtkanlığı yaparak hükümete "IMF ile anlaşma" konusunda tam saha pres yapanlara kötü bir haberimiz var. Türk vatandaşlarının yurtdışında tuttukları varlıklarını ekonomiye kazandırmak amacıyla çıkarılan Varlık Barışı Kanunu'nda son gün sürprizi yüz güldürdü. Yastık altında ya da yurtdışında tutulan tasarruflar için Maliye'nin verdiği süre 2 Mart Pazartesi günü sona ermişti.


Bu tarihe kadar vergi dairelerine 5 milyar lira civarında bir rakam bildirilmişti. Ancak kesin olmayan rakamlara göre pazartesi günü bu tutara 8 milyar lira daha ilave edildi. Böylece yaklaşık 13 milyar liralık bir kaynak kayıt altına girmiş oldu. Maliye Bakanlığı yetkililerinin verdiği bilgiye göre, bankalara da yasadan faydalanmak için müracaatlar yapılmış durumda ve bu veriler önümüzdeki günlerde netleşecek. Toplamda 15 milyar TL'nin üzerine çıkılması söz konusu. Maliye'nin beyan edilen tutar üzerinden kasasına ortalama 350-400 milyon TL vergi geliri gireceği de belirtiliyor.

Böylece bu kanun çıkarken sonuçların hayal kırıklığına yol açacağını savunanlar, hükümeti krize karşı hiç bir tedbir almamakla suçlayanlar, IMF'yi tek olası kaynak olarak topluma ve ekonomi yönetimimize lanse etmeye calışanlar, yani "Kriz Lobisi SK" kalesinde bir gol daha gördü.

Bizce bugünkü kriz ortamında 10 milyar liradan fazla bir paranın sisteme dahil edilmiş olması büyük bir başarıdır. En önemlisi de Türkiye'ye, ekonominin geleceğine ve siyasi istikrara duyulan güvenin bir göstergesidir. Varlık Barışı Kanunu'nda emeği geçen burokrat veya siyasi tüm yetkilileri can-ı yürekten kutluyorum.


Devamını okumak için tıklayınız...