28 Ocak 2009 Çarşamba

Türkiye'de Girişimcilik

Türk insanı girişimci mi? Ya da girişimci millet, girişimci olmayan millet şeklinde bir ayırım yapılabilir mi? Makro ekonomide ülkeler arasindaki farklılıkları açıklarken tercihleri (prefences) farklı modelleme yoluna başvurmak en kibar tabirle ucuz bir yöntem olarak değerlendirilir. Ancak diğer taraftan ülkerin müteşebbislikte birbirinden cok farklı profiller çizdiği de bir gerçek. O halde bu durum nasıl açıklanır? Şimdilerde ilgimi çeken bu konuda var olan teorik açıklamaları sıralayıp bir beyin firtinasına davet edeceğim sizi. Yorumlarınız bir araştırma projesinin ilham kaynağı olabileceği için değerli fikirlerinizi paylaşmaya davet ediyorum.

Literatürde kişilerin girişimci olmayı seçmelerinde etkisi olan iki faktör üzerinde duruluyor: sermaye (wealth) ve vasıf (skill). Mesela yüksek teknoloji sektörlerini ele alalim. Silikon vadileri (Silicon Valley and Silicon Wadi) neden ABD de ve Israilde de Türkiyede ya da Arjantinde degil? Bunu iyi eğitimli ve kaliteli eleman eksikligi ile acıklamak mümkün mü? Yani Silicon Valley Kaliforniya’da cünkü Stanford, Berkeley gibi okulların yanıbaşında diye düsünmek doğru mu? Peki Türkiye’nin Boğaziçisi Bilkenti niye Kaliforniya ya beyin saglamak yerine kendi vadisini kurmuyor? (Bizim de “Vadi”miz var gerçi ama calışma alani farklı!) Neden bu okullardan mezun ya da mezun bile olmayan bir genç çıkıp Microsoft benzeri bir teşebbüsün temellerini atamiyor? Bu noktada sözünü ettiğimiz ilk faktör öne çıkıyor. Özellikle yüksek teknoloji ya da sermaye gerektiren sektörlerde girişimciliğin az ya da tamamen yok olması bu görüşü destekler nitelikte. Rajan ve Zingales (1998)[1] sektörler arasında dış finansal kaynağa olan ihtiyaç açisindan farklılıklar olduğu (ilaç sanayisine karşılık tütün sanayisi ) gerçeğinden yola çıkarak finansal sistemi güçlü olan ülkelerde dış kaynak ya da sermaye gereksinimi fazla olan sektörlerin daha hızlı büyüdüğünü göstermişler. Yani Amerika’da mikroçip üreten (ya da tasarlayan) küçük müteşebbislerden (spin off, start up) geçilmezken Türkiye’de Türk sermayeli olup çip tasarlayan şirket pek olmamasının sebebi (varsa bilmek isterim) Türkiye’de finans sektörünün zayıf olması. Yani ABD de yüksek getiri potansiyeli olan bir proje gelistiren ya da yeni bir proje fikri olan küçük firmalar bu projeler için kolayca sermaye bulabilirken (Venture Capital) Türkiye’deki girişimciler için bu o kadar kolay değil.[2]

Peki durum başlangıçta yüksek sermaye gerektirmeyen sektörlerde nasıl? Sermaye onemli değilse önemli olan yetenektir denilebilir mi? Literatürde yetenek genelde eğitimle ölçülür ama bunun işe yaramayacağı açık. (Kayserililerin kimleri okuttukları herkesin malumu!) Bu sektörlerde patron olmak için geçer akçe eğitim de olmadığına göre cevap nerede aranmalı? Belki de girişimcilik yeteneği diye ayri bir yetenek tanımlanmalı bilemiyorum ancak bunun da ölçülmesi zor, subjektif bir kavram olacağı ortada.

[1]“ Financial Dependence and Growth,” American Economic Review 88, 559-586.
[2] Türkiye’de finans sisteminin zayıf olmasının sebebi sözleşmelerin ihlali durumunda yargıda hakların alınamaması ya da gecikmesi (weak contract enforcement) olabileceği gibi finansal arabuluculuğun maliyetinin yüksek olması da olabilir.

Devamını okumak için tıklayınız...

25 Ocak 2009 Pazar

Avusturalya Acik

Bu hafta sonu Avusturalya acik tenis turnuvasindaydim. Anna Ivanovic in macinda. Bazi onemli noktalari sizlerle paylasmak istiyorum. Maclarin oynandigi alan ve icerdeki yapilari gorunce Turkiye'de bunun cok daha iyisini yapabilecegimizi dusundum. Icerde iki uc tane dev ekran, prefabrik kiralik daireler ve mini barlar ile kucuk konserler vardi. Once Anna Ivanovic in maci basladi. Australian open dunyadaki dort Grand Slam dan birisi. Ivanovic 5 numarali seri basiydi. Karsisindaki ise 23 uncu siradaki Rus Alisa Kleybanova. Kort sirplarla doluydu ve Haydi Anna diye bagiriyorlardi (Sirpca da HAYDI aynen alinmis Turkce den), Ivanovic yenildi ama gercekten Sirplar cok kizgindilar. Zaten o gun Bosnak asilli Amerikan bir tenisci ile Sirp bir teniscinin macinda buyuk bir kavga cikmisti. Ikinci mac ise daha da stresliydi. Kibris Rum kesiminden Baghtadis ile Amerikali Fish arasindaki karsilasma baslamadan tum kort futbol maci gibiydi. Yuz kadar Rum seyirci toplanmislar ve Fenerbahce-Galatasaray maci gibi cilginca bagiriyorlardi. Oley oley cekiyorlardi. Onlerindeki birisi hepsini yonetiyordu. Bu arada kortun digerinden biri bagiriyor digerleri obur taraftan cevap veriyorlardi. Avustralya lilar oldukca sasirmisa benziyorlardi bu duruma. Onumde oturan Avustralya li gruptan biri arkadasina sunu diyordu : Bu da ne ki sen Turk seyircileri gormelisin cok cilginlar onlar en son Avrupa sampiyonasinda izlemis. Ben de dedim haklisin ben Turk um. Sonra basladik Harry Kewell and Genclerbirliginde oynayan diger Avustralya li James Troisi ile alakali konusmalara. Kisaca boyle
Devamını okumak için tıklayınız...

23 Ocak 2009 Cuma

Ihale, Mezat, Acik Artirma veya Muzayede

"Gunumuzde mikroiktisatcilarin pratik hayatimiza en buyuk katkisi ne olmustur?" diye sorarsaniz buna benim cevabim soyle olacaktir:
"ihale"leri daha iyi anlamamizi saglamis ve ihtiyaca gore yeni ihalelerin nasil dizayn edilebilecegini ve basariyla nasil uygulanabilecegini gostermis olmalaridir.

Orneklendirmek gerekirse,

- Telekominikasyon sektorundeki frekans ihalelerini (3N ihaleleri gibi)
- Cevre sektorundeki, (Ozellikle Kyoto Protokolunden sonra ortaya cikan bir ihtiyac olarak) Sera gazi emisyon haklarinin satildigi ihaleleri,
- Enerji Sektorundeki, elektrik ve dogal gaz ureticilerinin dagitim hattini kullanma hakki icin rekabet ettigi ihaleleri,
- Bilisim sektorundeki, internet uzerinden yapilan ihale uygulamalarini ve yahoo ve google gibi arama motorlarinin kullandigi reklam alma ihalelerini,
- Ulasim sektorundeki, kara ve demiryolu toplu tasim sektorunde faaliyet gosteren sirketlerin rekabet ettigi "hat" satin alma ihalelerini, ucak biletini internetten ihale yontemi ile satan sirketleri,

hizlica sayabilirim.

Ornekler tabiki bununla bitmiyor. ABD deki ekonomik krizden sonra devletin piyasaya enjekte etmeye basladigi yuklu miktar paranin da en etkin sekilde dagitilmasi icin ABD devleti ihale yontemini kullanmak istiyor ve bu amaca hizmet etmesi icin yeni ihaleleri uzmanlari dizayn ve test etmeye basladilar bile.

Ulkemizde ihaleleri genelde, kamu kurum ve kuruluslarinin hizmet ve urun aldigi yontem oldugundan dolayi duyariz. Ozellestirilen ve ozellestirilmeyi bekleyen KIT lerde bu yontemle satiliyor.

Bu da ihale ile mi satilirmis diyeceginiz baska ornekler de var. Onlari da sonraki yazilarima birakayim.

Devamını okumak için tıklayınız...

4 Ocak 2009 Pazar

Japon rüyası

Uzun bir tatilin ardından yine birlikteyiz. Paylaşmayı düşündüğüm birçok hikaye var bu önümüzdeki günlerde. Daha önceki bir yazımda da bahsettiğimi hatırlıyorum: ABD'de uygulanan kapitalizm Avrupalılar tarafından aşırı olmakla eleştiriliyor diye. Hatta "kovboy kapitalizm"i olarak adlandırılan bu Amerikan serbest piyasa ve rekabet sistemi, açıkçası kıta Avrupası'nda "orman kanunu"na benzetiliyor ve hiç de tasvip edilmiyor. Bununla birlikte Avrupalılar da, birçok millet gibi para ve güce boyun eğiyorlar. Gerçi son ekononomik kriz herşeyi olduğu gibi, bağlılıklar, paktlar ve sadakatları altüst etmişe benziyor... Avrupalılar, başta Saudiler ve Emirlikler olmak üzere Araplar, Çinliler ve Japonlar on yıllardır yatırımlarını Amerika'ya yönlendirirken bu son ekonomik kriz bu durumun değişmesine neden olabilir.

Amerikalıların hayata bakış açılarının Batı Medeniyetinin diğer milletleri (hassaten Avrupalılar) ile kıyaslandığında farklı olduğu aşikar. Bu, onların yaşam tarzlarına, yiyecek, giyim-kuşam ve hatta sportif oyunlarına da yansımış durumda ve az bir gayretle hemen farkedilebilir. Örneğin, Amerikan futbolu bizim bildiğimiz Avrupa ile Türkiye'de popüler olan futboldan (ki onlar buna futbol değil "soccer" diyorlar) çok daha farklı. Daha çok fiziksel güç ve mücadeleye dayalı. Örneğin top oyuna sokulurken oyuncular sahada bir çizginin karşılıklı taraflarına sıralanırlar ve oyuncular birbirleri ile eşleşirler ki, bu hayali çizgi "mücadele çizgisi" (!) olarak adlandırılır. Amerikalıların bu şekilde mücadele ve itiş-kakış üzerine kurulu oyunlardan fazlası ile hoşlandıkları apaçık ortada.

Gelelelim sadakatlara... Japonlar İkinci Dünya Savaşının yıkımının ardından mağlup olmuş bir devlet olarak ateşkes anlaşmasının gereği ittifak devletlerinin isteklerine boyun eğdi ve ordularını 60 yıllığına lağvetti. (Amerikan askeri kuvvetleri adada konuşlandırıldı ve savunma bu güçlere bırakıldı.) Kaderin cilvesine bakın ki 2005'te sona ermesi gereken yasak, ABD'nin Irak'a destek için askeri kuvvet istemesi üzerine Japon meclisinden geçirilen özel bir kanunla 1 yıl erkene alınarak ordu kuruldu ve 2004 senesinde Irak'a Amerikan kuvvetlerine destek olması için asker gönderildi. Zaten Hollywood Japon kamuoyunu bu duruma 2003 yapımı "Son Samuray" filmi ile fazlası ile hazırlamıştı. Japonya'da büyük beğeni toplıyan film adeta Japonların geçmiş kahramanlıklarını tekrar gün yüzüne çıkarttı. Halk adeta yurtdışına gönderilecek kuvvetler için fikren hazırlandı.

Amerika ile Japonların ilişkileri adeta atom bombalarının 6 ve 9 Ağustos tarihlerinde patlaması ile birlikte tersine döndü. Japonlar Amerikan gücüne boyun eğdi. Fakat aynı zamanda kendilerini tamamıyla üretime ve sanayiye verdiler. Sovyetler Birliği ve Çin'den yükselen muhalefet ve komünist söylem Japon-Amerikan yakınlaşmasını beraberinde getirdi. Tabiri caiz ise Japonya adası, Amerikan çıkarları için adeta dev bir "uçak gemisi"ne dönüştürüldü ve Sovyetlere karşı ABD için bir savunma kalkanına dönüştü. ABD'nin bölgede vazgeçilmez müttefik olarak ilan ettiği Japonya'ya kalkınmasına direkt yardım etti. ABD politikası bu ülkenin kalkınmasını öncelikli olarak belirledi. Zaten çalışkan olan Japon milleti için süper bir güç olmak pek de zor olmadı ve 1970'lerde bunu bütün dünyaya ıspatladı. Halen Japonya ABD'nin ardından dünyanın en yüksek milli hasılasına sahip.

Peki bu ittifaklar böyle devam eder mi? İşte burda durup düşünmemiz lazım. Japonlar daha ne kadar Amerikan dış borç açıklarını finanse eder çok su götürür. Çok uzun olmıyacağını düşünüyorum. Dünya tekrar çok kutuplu bir yapıya bürünüyor. ABD liderliğini devam ettirmek istiyorsa, ne kadar güçlü olursa olsun, adalet ve hukuktan ayrılmamalı. Aksi halde sonu hüsran olur. Tarih kendisini birkez daha tekrar eder. Bu kaçınılmaz olur. Zorbalıkla gücün muhafaza edilebildiği tarihte görülmedi.

Japonlar hakkında ufak bir bilgi: Türkler olarak eskiden beri bu sempatik millete karşı kendimizi yakın hissediyoruz. Ertuğrul fırkateyninin faciası ve ardından gelen hikayeler hala hafızalarımızda. Bununla birlikte Japonlar ile yakın dostluklar kurmak için çok titiz ve özenli davranmalıyız. Japonlar son derece asil ve nezih bir millet. Oldukça çalışkan ve temizler. Yüksek seciyeli bu milleti kendimize elbet dost görmek isteriz. Bunun için söz ve davranışlarımızda doğru sözlü olmamız lazım. İşbirliğini artırmak için bu şart. Onlarla daha fazla ticari ve kültürel ilişkiye geçmeliyiz. Japon yatırımlarını kendi ülkemize çekebilmeliyiz. Ama bunu -Arapların fazlasıyla yaptığı gibi- ucuz Şark kurnazlığı ile yapmamalıyız. Uzun vadeli bir ilişki bizim için çok önemli.

Tokyo'daki Diyanet İşleri başkanlığının yaptırdığı Tokyo Camisi bu anlamda bizim için harika bir kredi. Yine Japonya'daki Türkler de her birisi adeta ülkemizin fahri elçileri.

Ayrıca her yaz İç Anadolu'da özellikle Kapadokya'da Japon turistlerimizi ağırlıyoruz. Onların ülkemizin güzelliklerini bu şekilde görmeleri müthiş bir imkan. Kültür bakanlığımız bu misafirlere özel ilgi göstermeli. Japonya, insanları ve kültürü ile bize çok yakın...

Devamını okumak için tıklayınız...