18 Aralık 2009 Cuma

Türkiye'nin üç sorunu: (1) FAKİRLİK

"Fakirlik ve gelir dağılımındaki adaletsizlik", Osmanlı'nın son 2 asrı ve Cumhuriyet'imizin ilk yıllarından itibaren toplumumuzu günümüze dek kemiren sorunların en önemlilerinden bir tanesidir. Bu sorun, toplumumuzun birçok kesiminde siyasetçilerimiz, düşünce insanımız ve aydınımız tarafından tartışıldı ve hala tartışılıyor. Fakirliği (zenginliği) kişi başına düşen gayrı safi milli gelir (GSMH) veya satın alma gücü ile ölçmek mümkün. Gelir dağılımındaki adalet(sizlik) ise gini katsayısı ile ölçülebilir. Açıklayalım ve birkaç öneri sunalım.


Türkiye'de kişi başına düşen milli gelir ($10.000) ne yazık ki gelişmiş ülkeler seviyesinde henüz değil. Şu andaki büyüme hızını ve siyasi istikrarı sürdürebilirsek gelişmiş ülkeler seviyesine çıkmamız uzun yılları bulabilir. Şu anda bile kıyaslandığında Türkiye ne yazık ki satın alma paritesi (gücü) yöntemi ile kişi başı GSMH hesaplandığında bile Dünya ortalamasının altında. Zaten aşağıdaki resim de bunu ifade ediyor. Turuncu renkle göstereilmiş olan ülkeler Nisan 2008 itibarı ile kişi başı gelirde Dünya ortalamasının altında kalıyor.



Türkiye'nin kişi başı GSMH'nı $10.000 ve gelişmiş bir ülke olan İtalya'nınkisini de $40.000 olarak varsayalım. Yine İtalyan ekonomisi yıllık %3 ile büyüyor olsun. Hesaplamalarıma göre Türkiye yıllık %5 büyümesi halinde İtalya'ya yetişmesi tam 75 sene alıyor. Yani yaklaşık 3 nesil. (1 nesili 25 sene olarak düşünebiliriz) Türkiye yıllık %6 büyüyebilirse bu tam 50 seneye düşüyor yani 2 nesil. Türkiye'nin kişi başı GSMH'da İtalya'ya 1 nesil içerisinde yetişebilmesi için ise 25 sene boyunca düzenli olarak yıllık %9 büyüme performansına ulaşması gerekiyor ki bu adeta mucize gibi bir şey. Yani Türkiye'nin gelişmiş ülkeler seviyesine yükselebilmesi için uzun vadeli ciddi projeler geliştirmesi gerekli.

Gelir dağılımındaki adaletsizlik de ayrı bir mevzu. Sosyal devlet ekonomisine inanan Batı Avrupa ülkelerinde durum nisbeten iyi. Danimarka bu konuda çok başarılı. Gerçi bu ülkenin Avrupa'da gelir vergisinın en yüksek olduğu ülkelerden birisi olduğunu söylememiz şaşırtıcı olmaz sanırım. Yani devlet büyük bir Robin Hood olmuş adeta :) Bununla birlikte, en azından bu adaletsizlik konusunda yalnız değiliz ve gelişmiş ülkelerden ABD de bu dert ile muzdarip. Bu ülkede kapitalizmin acımasız kurallarının tavizsizce uygulanıyor olması gelir adaletsizliğini körüklüyor. Devletin bu sorunu ele almaya dönük, olağanın dışında nerdeyse hiç politikası bulunmuyor. Elbette zengin daha yüksek bir dilimden vergi ödüyor lakin bu yeterli değil. Her geçen sene bu adaletsiz artıyor ve kapitalizmin bu ülkedeki tavizsiz savunucuları bile bunun tehlike çanlarının çalmasına neden olduğunu düşünüyor. Bildiğiniz gibi bundan birkaç hafta önce yazdığım yazımda ünlü Amerikalı ekonomist Robert Shiller'den de alıntılar yaparak bu soruna değinmiştim. O yazıma bakılabilir.

Peki "fakirlik ve vergi adaletsizliği" sorunları için ne tür çözümler üretilebilir? Sanırım Türkiye bu konuda bir nebze olsun şanslı. Öncelikle yönünü Batı'ya çevirmiş durumda. Batı derken gelişmeyi kastediyorum, aksi taktirde körü körüne Batı taklitçiliği değil elbet. Güneyindeki komşuları gibi politik sorunlar da yaşamıyor. Demokratik bir hukuk devleti olmamız dolayısıyla sistem içinde değişikliklere daha çabuk adapte olabiliyoruz. Dünya konjonktürü içerisinde değişen dengelere daha çabuk ayak uydurabiliyoruz. En baştaki tavsiyem işgücü (sosyal sermaye) ile ilgili. Çalışanların "zanaat" sahibi olmalarının sağlanması gerekli ki bu ancak "uzmanlaşma" ile olabilir. Günümüzün dünyasında bu çok önemli. Tabi servis sektörünün genel ekonomi içerisindeki istihdam payı her geçen gün artıyor. TURKSAT istatitiklerine bakılırsa bu rahatlıkla görülebiliyor. Sadece 6 sene öncesi ile kıyaslandığında bile servis sektöründeki istihdamın %42,1'den %49,5'e çıktığı görülüyor. (Şekle bakınız.) Bu değişen şartlara uygun olarak gençlerimiz eğitilmeli ve erken yaşlardan doğru yönlendirilmeli. Ancak muhakkak kalifiye eleman deyip geçiyoruz.



Bunun dışında işverenleri destekleyici alınabilecek önlemler alınmalı. Devlet girişimcisini desteklemeli ve teşvik etmeli. Gerekli hukuki altyapı oluşturulmalı.

Öte yandan sirketler de daha akıllı hareket etmeli elbette. Sinerji oluşturacak birliktelikler ve işadamları dernekleri oluşturulmalı. Bu dernekler kendi üyeleri ile sosyal kontrat imzalamalı ve global rekabette birbirlerini desteklemeli. Örneğin İstanbul Maltepe'deki parkeciler mallarını Almanya'dan daha pahalıya alıcaklarına birleşerek Çin'den çok daha ucuza getirtme yollarını bulmalı. Bunun işletilebilmesi için elbet güven çok önemli. Dedim ya sağlam bir sosyal kontrat geliştirilmeli diye. Son yıllarda Türkiye'deki esnafları da takip edebildiğim kadarıyla bu türden dernekler ve örgütlenmeler var. Bu sevindirici bir gelişme. Yani küçülen dünyada ittifakların içerisine girmeden ve "öteki" olarak tabir ettiğimiz gruplarla tanışıp görüşmeden işverenlerin ve şirketlerin büyümesi söz konusu bile olamaz.

Son bir teklif: Bağış kültürü (philanthropy) yerleştirilmeli. Şirketler topluma geri verebilmesini bilmeli ve toplumsal projeleri desteklemeli. Bunun için devletin hareket etmesini beklemeye gerek yok. Ayrıca vakıfların güçlendirilmeleri sağlanabilmeli. ABD'de örneğin vakıflardan vergi alınmıyor ve ülke ekonomisinde büyük paya sahip bu vakıflar. Özellikle fakir ve yaşlı olan halk kesimi bu şekilde ciddi olarak desteklenebilir.

Çözümleri tabi oturduğum yerden yaz yaz bitmez. Çok uzatmak da istemiyorum. Ortada büyük bir sosyal sorun var. Bunun çözümü elbet çok istikrarlı politikalar üreterek mümkün olabilir.

Not 1: Bu yazımı da arabamın yağını değiştirirken yazmış bulunuyorum. Yanımda sürekli laptopumu ve kitaplarımı taşıyorum bu aralar. Gün içinde boşa giden o kadar çok vakitimiz var ki, bunları değerlendirebilirsek ülkemiz adına da sosyal ve iktisadi değer yaratabiliriz. Kahvehanelerde oturan çalışabileceği halde istihdam edilemeyen insanlarımız veya genç yaşta emekli olmuş vatandaşlarımız vs. bunlar ülkemiz adına büyük potansiyel vadediyor. Keşke bunlarda faydalanabilsek. Bu da ayrı bir yazı konusu :)

Not 2: Düşündükçe insanın aklına birçok örnek geliyor. IMF'den almış olduğumuz borçlar da bunlardan bir tanesi. Yıllarca onların kapısında dilencilik yaptık ve ancak aldığımız borçların faizlerini ödiyebildik. Yeri geldi onu bile yapmaktan aciz kaldık. Zaten Osmanlı'nın batmasındaki amillerden bir tanesi de bu değil miydi? Borç yükü kaldırılamayacak bir büyüklüğe erişince adeta para basma işini yabancılara bırakmadık mı?

0 yorum var, yorum okumak-yazmak için tıkla:

Yorum Gönder

Yorumlarınız için şimdiden teşekkürler.
Sorularınız veya eklemek istedikleriniz için lütfen çekinmeyiniz. Kimliğinizi saklı tutmak için "Anonim" olarak yorumlayabilirsiniz.

Editor'e email atmak isterseniz: editor@ekonomig.com. Yazarlarımıza yazmak isterseniz adının ilk harfi ile soyadının tamamını @ekonomig.com ile birleştirip ulaşabilirsiniz. Örneğin onal@ekonomig.com

Tekrar teşekkürler.
Ekonomig.com