31 Aralık 2008 Çarşamba

Ekonomi G 2009'a girerken

Dünya ekonomisinin son dönemdeki en çalkantılı günlerini yaşadığı 2008'i geride bırakmak üzereyiz. Dolar kurları mı dersiniz, ham petrol fiyatları mı dersiniz, banka ve mortgage krizlerini kurtarma operasyonları mı dersiniz. Bir hayli vukuat meydana geldi. Sadece ekonomide değildi orjinallikler. Saymakla bitmez aslında ama Çin'in olimpiyat düzenlemesi, terörist faaliyetler, yüzyılın en önemli seçimi denilen ABD başkanlık seçimi, vs. deyip tam da 2008 artık bitti derken Bush'a ayakkabı fırlatılması ile kapattık. 2009 daha iyi olsun dileğimiz.

Yayın hayatına 26 Eylül 2008 Cuma günü başlayan Ekonomi G, yüzü aşkın yorum ve analizleri ve 30bini aşkın sayfa ziyareti ile kısa sürede çok okunan ekonomi siteleri arasına girmeyi okuyucularının desteğiyle başarmıştır. Güçlü kadrosu ve kritik bakış açılarıyla doyurucu yorum ve tesbitleri herkesin anlayabileceği formata koyarak sunmayı amaç edinmiş, özgür düşünceye saygıyı esas edinerek tarafsızlığını korumuştur.

Ekonomi G, gelecek yıla girmenin heyecanı ve siteyi takip eden okuyuculara en değerli bilgi ve yorumu verme sorumluluğunun bilinciyle herkesin yeni yılını kutlar, krizsiz bol kazançlı bir yıl yaşamanızı diler.


Devamını okumak için tıklayınız...

27 Aralık 2008 Cumartesi

Suikastlerin Kurumlar (Demokrasi) ve Savaşlar Üzerine Etkisi

Turkiye de en cok konusulan konularin basinda geliyor su anda suikastler. Ulkemizde de devlet adamlarimiza suikastler yapildigini gozlemledik. Genel bir kani olarak suikastlerin kotu oldugu dusunulebilir. Bu konuda Benjamin F. Jones and Benjamin A. Olken in yeni cikan makaleleri cok ilgin sonuclar sunuyor bize. 1875-2004 arasinda devlet adamlarina yapilan suikastlerin datasini kullaniyorlar. Makalenin onemli noktasi ise suikastin basarili olup olmamasinin random yani rastgele olmasini kullanarak suikastlerin etkilerini inceliyorlar. Sonuclari oldukca ilginc. Ortalama olarak otokrat devlet adamlarinin oldurulmesi demokrasiyi arttiriyor. Ayni zamanda suikastlerin kucuk olcekli bircok anlasmazlik ve sorunun nedeni oldugunu da acikliyorlar.

Basarili veya basarisiz suikastler tarih boyunca gorulmus ve politik arenada bolca goze carpmistir. Aslinda istatisktiklere gore bu olay oldukca yaygin. 1950 den beri her uc yilin ikisinde bir devlet adami oldurulmus dunyada. Bu makalede yazarlar, basarili veya basarisiz, devlet adamlarina yapilan suikastlerin o ulkenin politik gelecegine, askeri durumuna ve kurumlarinin gelismesinin etkisine bakiyorlar. Burdaki onemli olan nokta ise bunu nedensel bir iliski icinde sunmalari. Yani makale direkt olarak suikast denemelernin politik gelecege etkisine bakiyor. Yani, mermiden cikan bir kursunun yolunu bulmamasi, bir patlaminin zamanlamasi, veya bir liderin gunluk programindaki degisiklik bir ulke icin buyuk sonuclar dogurabiliyor.

1875-2004 arasi devlet liderlerine yapilan suikastlerin datasini kullanan makele, nedensel bir sonuc olarak sunu buluyor. Otokrat bir liderin suikast sonucu oldurulmesi o ulkenin bir sonraki yil demokrasiye gecis olasiligini % 13 arttiriyor ve ortalama o ulke 10 yil sonra demokrasiyle tanisiyor. Bunun yaninda basarisiz suikastler ise demokrasiye gecis olasiligini degistirmiyor aksine diktatorun gucunu daha da arttirmasina neden oluyor. Sonucta suikastlerdeki %25 basarili olma istatistigi goz onune alindiginda 1875-2004 arasinda, yazarlar bu ulkelerde suikast yapilarak demokrasi getirmek gibi bir politikanin pek basarili olmayacagini soyluyorlar.

Suikastlerin ulkeler arasindaki askeri anlasmazliklara olan etkisinin de yine suikastlerin basarili olup olmamasina bagli oldugunu soyluyorlar ayni zamanda bu etki anlasmazligin boyutuna da bagli tabiiki. Cok buyuk ve ciddi askeri anlasmazliklara bakildiginda, basarili suikastler ulkeler arasindaki askeri anlasmazliklarinin bitmesine neden olurken, basarisiz olanlar ise cok az etki yapiyorlar. Diger yandan orta buyuklukte veya cok ciddi olmayan askeri anlasmazliklarda ise durum cok daha ilginc. Basarili ve basarisiz suikastlerin "ciddi olmayan" anlasmazliklara etkileri "ciddi anlasmazliklara" gore zit oluyor. Yani basarili bir suikast ciddi olmayan anlasmazliklarin artmasina neden olurken , basarisiz olan suikastler liderleri korkutarak hemen bir sonuca gitmeye itip, ciddi olmayan bu anlasmazliklarin bitmesine neden oluyor. Tabii bunlar suikastlerin zaten var olan anlasmazliklara etkisi. Diger bir onemli nokta da su: basarili olsun veya basarisiz suikastler yeni askeri anlasmazliklerin dogmasina neden oluyor. Sonuc olarak ulkelerdeki liderlere yapilan suikastlerin dunya tarihini ne kadar etkiledikleri bilinmez ama o ulkerin tarihlerini ve geleceklerini degistirdigi bir gercek.

Bu makalenin orjinalini asagidaki linkten okuyabilirsiniz : http://dev.wcfia.harvard.edu/sites/default/files/JonesOlken2007.pdf

Hepinize iyi haftalar,

Devamını okumak için tıklayınız...

22 Aralık 2008 Pazartesi

Teknik analizciler (iyi), fundamental analizciler (kötü) ve rastgele yürüyenler (çirkin) - 2

Yazı dizimizin ilk bölümünde, teknik analizcilerden bahsetmiştik. Sinan Yüce ve "Fenerbahçe"ye bu konudaki bilgilendirici yorumları için teşekkür ederim. Özellikle sayın Yüce bize teknik analizcilerin öngörülerinin görünürde niye tuttuğu konusunda epey ipucu verdi. İşin psikolojik yanı ağır basıyor gibi. Zaten bu çok doğal; zira finans piyasalarındaki karar vericiler ciddi oranlarda belirsizlikler ve riske maruz kalıyorlar. Yine de uyarmadan geçmiyelim: Direnç ve destek noktalarına fazla güvenerek iş yapan yatırımcı, almış olduğu riskin farkına varmalıdır.

Temel (fundamental) analizcilerle yazı dizimize devam ediyoruz şimdi de. Bu görüşe göre piyasalar, kısa vadede hisse senedi türü menkul değerleri yanlış fiyatlandırabilir. Yine de bu durum uzun sürmez ve bir süre sonra menkul kıymetler doğru fiyatlarına döndüklerine inanılır. (Soru: Bu süre ne kadardır? Kısa vadeden ne kastediyoruz? Aşağıda değineceğiz.) Bu basit gözlemden yola çıkarak, temel analizciler yanlış fiyatlandırılmış menkul değerlerin peşine düşerler; bundan kar elde etmeyi sağlıyacak stratejiler kurarlar. Bunlardan iki tanesi oldukça rağbet görür: (1) Marjin'den satın almak, (2) Açığa satış. Kısaca bunlara aşağıda göz atacağız. Ama ondan önce yanlış fiyatlandırılmış finansal enstrümanların tespiti meselesi. Bunda en makbul yöntem ingilizce "cash flow" olarak adlandırılan nakit akışı metodu.

YÖNTEM: İndirgenmiş Nakit Akışı (Discounted Cash Flow)

Özellikle bir şirketin hisse senetlerinin borsada işlem görmeyi hakettiği ("fair") değeridir. Bunun hesaplanma meselesinin teknik yönlerini "Bir varmış, bir yokmuş; Zamanın zati değeri varmış, Paranın zati degeri yokmuş" başlıklı yazımızda bir örnek üzerinden göstermiştik. Olayı formülize etmek gerekirse, simgelendirmemizi şöyle kuralım: Şirket hisselerinin gelecekte ("t" zamanında) kazandıracağı kar payı (temettü) "CF_t"; riske bağlı iskonto oranı veya 'gerekli geri dönüş oranı' (required rate of return) "rho"; hisse senedinin hakettiği değer PV olsun. Buna göre formülümüz şöyle gerçekleşiyor:


KAR STRATEjiLERi

Temel analizci fiyatının düşük (underpriced) kaldığına inandığı menkul değerleri yani düşük fiyatlı olduğunu düşündüğü menkul değerleri, broker'lardan borçlanarak ileride fiyatının olması gereken seviyeye çıkacağını ümit ederek satın alırlar (Buying on margin). Fiyat bir süre sonra olması gereken seviyesine yükselince yatırımcı elindeki hisse senetlerini satar ve bundan belli oranda kar elde eder.

Buna karşın fiyatı gereğinden fazla yükselmiş olan menkul değerler de yatırımcı tarafından açığa satılır (short selling). Yatırımcı sahibi olmadığı hisse senedini ileride almak koşulu ile satar. Sebebi basit: Bir süre sonra bu hissenin fiyatının düşeceğine olan inancı. Bugün pahalıya sattığı ürünü bir süre sonra ucuza geri satın alır ve aradaki fark oranında kar elde eder.

Kısaca yanlış fiyatlandırılmış menkul değeri bulduğunda, yatırımcı bundan her halükarda kar elde edebilir. İşin ilginç olan yanı, broker'a borçlanarak elde edilecek karın yüzdesinin ikiye katlanabileceğidir. Tabi hayat toz pembe değil. Temel analizci hesaplamalarında hata yaptı ve ileride fiyatının yükseleceğini düşündüğü menkul değerin fiyatı aksine düşerse, yatırımcı bundan iki misli kayıp yaşamış olur. Yani "short selling" ve "buying on margin" kar ve zararı katlar. Risk artmış olur. Riski ciddi yönetebilen finansal kurumlar yatırımcılardan daha ziyade olarak bu stratejileri kullanırlar.

KRiTiK:

Bununla birlikte birçok akademisyen ne teknik analizi, ne de temel analizi makbul görürler. Teknik analizin sıkıntılarından bahsetmiştik. Temel analizin sorunlarından bahsedelim. Öncelikle hisse senedi türü menkul bir değerin fiyatı veya döviz kuru yanlışsa bunun ancak kısa vadeli olabileceğini söyledik. Kısa vadeden kastımız nedir? Bir gün? Bir hafta? Bir ay? 3 ay? Bununla ilgili en acı tecrübeyi sanırım LTCM adlı Amerikan Hedge Fund'ı yaşadı.

1998 senesinde hazine bonolarının fiyatlarını tahminde kullandıkları modeller kendilerini yarı yolda bırakınca, LTCM iflas'ın eşiğine gelir. Esasen kısa vadede tahmin ettikleri fiyat dengelemesi beklenenden uzun sürünce marjin çağrısı alan şirket bir daha toparlanamaz. Birçok finansal kurumun katılımıyla gerçekleştirilen kurtarma paketinin ardından ilginç olan şirketin tahmin ettiği yönde fiyat hareketlerinin olmuş olmasıdır. Ama geç kalmıştır. Kısaca bu türden modellerin de kendine has hassasiyetleri var. Ve ancak ne yaptığını bilen uzmanlar tarafından kullanılmalı ve sonuçlar ona göre yorumlanmalıdır.

Bütün hesaplamalar tabi ki birçok değişkenin doğru tanımlanmış olmasına bağlı. Temmettü'nün büyüme oranları vs. subjektif tahminler üzerine değişiyor. Bu tartışmalar çok uzun sürer. Şimdilik burda keselim. Yeni yılda tekrar görüşücez.


Devamını okumak için tıklayınız...

20 Aralık 2008 Cumartesi

Hemşehrimden güzel sözler

Bu haberimiz de Anadolu Ajansı'ndan, 19 Aralık 2008 Cuma tarihli. Babadağ'dan hemşehrim de olan sayın Ahmet Nazif Zorlu'yu sorumlu açıklamaları için teşekkür ediyorum. 1950'de 2 tezgahla başlıyan iş hayatından, 50 küsur senede, günümüzde gelinen nokta.

Bu arada TÜSİAD toplantılarını benden sormayın. Çünkü ekonomi yönetimimize getirilen haksız eleştirilere yanıt vermeye değmez. Bazı çevrelerin ısrarla moralleri bozmaya çalışmalarını protesto ediyorum! Hepimiz aynı gemideyiz beyler, sıkı sıkıya kenetlenmeliyiz. Tabi bunu ben demiyorum, sayın Cumhurbaşkanımız söylüyor.

Anadolu Ajansı'nın geçtiği haber aşağıda.
KAYSERİ - Zorlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Zorlu, birlik beraberlik içinde üretime ağırlık verilmesi gerektiğini belirterek, “Türkiye’nin dedikoduya değil, morale ihtiyacı var” dedi.

Zorlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Zorlu, dünyada yaşanan ekonomik sıkıntının Türkiye’yi de etkilediğini ancak küresel krizi lehimize çevirme fırsatlarının araştırılması gerektiğini, bu süreçte de dedikodu yerine herkesin birbirine moral vermesi gerektiğini söyledi.

Dünya çapında şirketlerin 6 ay ilerisini göremediğini ve ciddi nakit sıkıntısı çektiğini belirten Zorlu, “Dünyada ciddi finans sıkıntısı var. Bu gerçek. Dünyada, şirketler 6 ay, 3 ay ilerisini göremiyor. Bu bize avantaj olarak yansıdı. Şirketler kısa siparişlerle Türkiye gelmeye başladı. Türkiye artık bunu alabiliyor” diye konuştu.

DEDİKODUYU BIRAKALIM
Türkiye’nin elinde bulunan teknolojik altyapının bir çok büyük ülkede olmadığını, bunun kıymetinin bilinmesi gerektiğini de kaydeden Zorlu, şöyle devam etti: “Bugün Türkiye’nin elinde bulunan sanayi tesisleri bir çok gelişmiş ülkede yok. İnsan gücümüz ve beyin gücümüz de var. Bize düşen birlik beraberlik içinde üretime ağırlık vermek. Dedikoduyu bırakalım. Türkiye’nin dedikoduya değil, morale ihtiyacı var. Eğer birlik beraberlik içinde işçisi ile sanayicisi ile el ele vererek güç birliği yaparsak, devletimiz de reel sektörü korumaya yönelik adımlar atarsa krizden ciddi yara almadan kurtulmuş oluruz.”

HÜKÜMET GEREKLİ TEDBİRLERİ ALMALI
Ekonomik kriz nedeniyle Çin’in bir dizi tedbir aldığını ve üreticisini desteklediğini kaydeden Zorlu, sözlerini şöyle tamamladı: “Çin, ülkesindeki tüm fabrikatörlere fabrikalarını kapatmamaları ve işçi çıkartmamaları için 2-3 puan destekte bulunacağını açıklamış. Bana soruyorlar, ‘hükümet ne yapmalı?’ diye. Bunu ben söyleyemem. Türkiye son 6-7 sene içinde siyasi istikrar yakaladı. Her sene yüzde 8-9 büyüme yakaladı. Bunu özel sektör başardı. Şimdi sıra gerekenin yapılmasında. Devletimiz, hükümetimiz gerekli tedbirleri alıp iş dünyasının önünü açmalı. Reel sektörü desteklenmeli.”


Devamını okumak için tıklayınız...

19 Aralık 2008 Cuma

Türk Dış Ticaretine Genel Bakış

Türkiye 24 Ocak (1980) kararları ile birlikte serbestleşme ve dışa açılma adına önemli adımlar atmıştır. Bu tarihten itibaren ticaretin Gayri Safi Milli Hasıla icindeki (GSMH) icindeki payı hızla artmış ve Türkiye giderek daha dişa açık bir ekonomi haline gelmiştir. Literatürde ülkelerin dışa açıklık derecesini belirlemek için farkli endeksler kullanılmakla birlikte, ithalat ve ihracatın GSMH icindeki payı ya da gümrük ve diğer ithalat vergileri en cok kullanılan kriterlerdir. İthalat ve ihracatin milli gelir içindeki payı yükseldikçe veya ithalat önündeki vergi engelleri azaldıkça ülke daha açik olarak nitelenir.

Türkiye’de toplam ticaretin GSMH icindeki oranı % 50 civarındadir. (Bu oran ABD de %20, Belçika’da %165 civarinda.) Şekil 1 mal ve hizmet ihracat ve ithalatının GSMH icindeki paylarını göstermektedir. Hem ihracat hem de ithalat oranında 1980 sonrası büyük bir artış söz konusu.


Şekil 1 (Kaynak: WDI online)

Aynı şekilde Gümrük ve diğer ithalat vergilerinin toplam vergi gelirleri içindeki payı da önemli ölçüde azalmıştır.

Şekil 2 (Kaynak: WDI online)


Türkiye’nin en büyük ticari ortakları Avrupa Birliği ülkeleri. Örneğin TÜİK verilene göre 2007 yılının ilk üç çeyreğinde Türk ihracatının % 56.5 i Avrupa Birliği ülkelerine yapıldı. Türkiye’nin en fazla ihracat yaptığı ülkeler sırasıyla Almanya, İngiltere, İtalya, Fransa, Rusya ve İspanya. Ancak bu tabloda son küresel krizin etkisiyle bazı önemli değişiklikler görülüyor. Yine TÜİK in 2008 yılı ekim ayı dış ticaret endeksi verilerine göre Avrupa Birliğine yapılan ihracat %48.6 ya geriledi. Buna karşılık Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Katar gibi İslam Konferansı Teşkilati ülkelerine yapılan ihracatta ciddi bir artış söz konusu. (Bkz. http://www.cnnturk.com/2008/ekonomi/genel/12/14/ihracata.islam.ulkeleri.dopingi/504604.0/index.html) Öyle görünüyor ki Türk ihracatçısı krizin etkisiyle daralan Avrupa piyasalarına alternatif bulmaya başlamış bile. Sayın Kürşat Tüzmen’in birkaç gün önce yaptığı “Üretim devam etmeli, ihracatçılar krizden az etkilenecek olan pazarlara yoğunlaşmalı” seklindeki açıklamasını da bu açıdan yorumlamak gerekir sanırım.

Türkiye’nin ithalatında ise Almanya (%11.7), Rusya (%11), İtalya (%6.5) ve Çin (5.9) başı cekiyor.[1] Mamül mallar ihracatın %95 ini oluştururken madencilik (%1.7) ile tarım ve ormancılık (% 2.7) çok cüzi pay sahibi. Türkiye’nin en önemli ihracat kalemleri kara taşıtları ve bunların parçaları; makinalar, mekanik cihazlar, kazanlar, aksam ve parçalar; demir-çelik ve örme giyim iken ithalatta ise mineral yakıtlar, mineral yağlar; makinalar, mekanik cihazlar, kazanlar, aksam ve parçaları ve demir-çelik önemli kalemlerdir. Türkiye en çok ara malları (%75.9) ve sermaye malları (13.4) ithal etmektedir. Tüketim malları ithalatı toplam ithalatın sadece %10.4 ünü oluşturmaktadır. (TÜİK)

TÜİK verilerine göre 2008 Ekim ayinda ihracatta %3.1, ithalatta ise %4.8 oraninda bir düşüş yaşanırken dış ticaret açığı da %7.6 azaldi. TL nin dolar karşısında değer kaybetmesine rağmen küresel krizin etkisiyle daralan ihracat piyasalarında talebin azalması ihracatı aşağı çekerken, krizin etkisiyle harcamaların azalması ve TL nin değer kaybı da ithalatı frenlemiş gibi görünüyor. Ancak krizin dış ticaretteki etkilerini tam olarak görebilmek için biraz daha beklemek gerekecek gibi.

[1] The Economist Pocket World in Figures 2008 Edition.


Devamını okumak için tıklayınız...

16 Aralık 2008 Salı

Martin Feldstein röportajı

Ünlü Amerikalı Harvard profesörü Martin Feldsteini'ın röportajını aşağıda bulabilirsiniz. Kendisi otomobil endüstrisi, ev piyasasi ve ekonomik krizle ilgili sorulara açık yüreklilikle cevaplar veriyor. Otomobil sektöründeki Merkez Bankası kullanılarak yapılacak "bailout"a karşı çıkan Feldstein, bunun Ford, GMC ve Chreisler'deki temel sorunlara çözüm ol(a)mıyacağında ısrarcı. Özellikle işçi ücretlerinde düzenlemere gidilmediği sürece, bu şirketlerin mali durumlarının tekrar bozulacağını belirtiyor. Bilindiği üzere Toyota ve Honda gibi Japon otomobil firmaları da Kuzey Amerika'da üretim yapıyor ama işçilerine Amerikan otomobil firmaları ile kıyaslandığında çok daha düşük maaşlar ve emeklilik planları ödüyor. Burada düşük maaş demekten kastımız elbette rekabetçi anlamındadır.

İlgi ile izleyeceğinizi düşünüyorum. Kısa bir not: Ne yazık ki röportaj bir Amerikan TV kanalına verildiği için İngilizce.



Devamını okumak için tıklayınız...

14 Aralık 2008 Pazar

Mutluluk ve Denge Mekanizması (Homeostasis)

Bu hafta “Mutluluk” alanında yapılan çalışmaların şu anda en önemli bölümlerinden biri olan “Homeostasis”, yani dengelenme üzerinde duracağız. Şu anda Avustralya'da Deakin Üniversitesi'nde arastirma yapan profesör Bob Cummins bu alanda en önemli araştırmacılardan birisi konumunda. Yakında bir kitabın bölümünde çıkacak olan calışmasının ana hatlarından bahsetmek iştiyorum.

Iki haftada bir kendisiyle gorusme olanağımız oluyor. Cummins ve grubu Avustralya'daki 37,330 kişi ile 2001-2008 yılları arasında gorüşmeler yaptılar ve birçok sorunun cevabını aldılar. Bu insanların bazılarıyla her yıl görüştüler. Mutluluk ile ilgili sorulan 7 soru ile, kişisel mutluluk endeksini oluşturdular. Hayatın değişik parçalarına ait sorularda insanlara ne kadar mutlu ve ne kadar mutsuz olduklarını sordular. 0-10 arası cevapların ortalamasını alarak endeksi oluşturdular. Bunun klasik ne kadar mutlusunuz sorusundan çok daha iyi bir ölçü olduğunu düşünüyorlar. Deneklerin sadece yüzde 5'i mutsuz olduklarını söylüyor (endeksin % 50'nin altında olması). Daha sonra her sene elde edilen endeksleri yüzdeye çeviriyorlar. Ve şunu buluyorlar. Her senenin ortalaması ve varyansı birbirinin nerdeyse aynısı. Ortalama %75 ve varyans 2.5 çıkıyor. Yani sonuç olarak mutluluk oldukça sabit bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. İlk defa kendisi 1998'de bu durumu açıklamak icin homeostasis terimini kullandı. Nasilki sıcaklık, ısı gibi durumlarda vücut kendi dengesini sağlıyor. Beyin ve sinirlerin de böyle bir mekanizması olabileceğinden bahsediyor.

Diger noktalar da sunlar:

1- Her insanin denge mutluluk derecesi farkli. Bu dereceye yaklasildikca beyin bunu saglamak icin daha cok calisiyor. Bundan uzak olmak denge durumundan uzaklasildigini gosteriyor.
2- Denge yakbolduktan sonra vucud yeniden denge icin calisir ve denge ye yakin bir mutluluk derecesine ulasilabilir.
3- Denge mekanizmasinin ana ozelligi insan daki mutluluk derecisini belli bir aralikta tutmaya calismasidir. Bu aralik ise insandan insana farklilik gostermektedir
4- Mutluluk un artmasi veya azalmasi bu dengenin ne kadar bozulduguna gore degisir. Denge yi degistiren etkenler ayni zamanda mutluluk derecesini de etkileyecektir.
Depresyon olarak tanimladigimiz durum ise bu dengenin cok asiri bozulmasidir. Bu konuda soyle diyorlar
1- Eger insanin mutluluk index i % 70 in uzerinde ise denge mekanizmasi normal olarak calisiyor demektir ve depresyondan soz edilemez
2- Eger insan % 50 nin altinda ise depresyon da demektir
3- % 50-%70 arasi ise belirsiz bolumdur. Bu aradaki indexlerde % 50 ye yaklasmak denge mekanizmasinin yenildiginin, % 70 e yaklasmak ise mekanizmanin fonksoyonel bir sekilde calistigini gostermektedir.

Sonuc olarak, mutluluk
1- Denge mekanizmasinin sonucu olarak pozitif bir durumdur ve insanlarda sabitlenir
2- Her insanin bir ortamalama denge araligi vardir ve insandan insana degisir. Avustralya dakiler icin bu yuzde %75 civaridir.
3- Insanlarin yasam seviyesi ne kadar gelisirse gelissin bir grup insanin ortalama mutlulugu %85 in uzerine cikamaz.
4- Depresyon insandaki bu mekanizmanin yenilmesi ve islememesi durumudur
5- Bir insanin mutlulugu sureki olarak arttirilamaz. Mutluluktaki artis ancak insanin denge araliginda olabilir.

Bu calismanin ingilizcesi HANDBOOK OF SOCIAL INDICATORS AND QUALITY-OF-LIFE STUDIES adli kitapta Homeostatic Mechanisms and Subjective wellbeing adi altinda yayinlanmistir. Hepinize mutluluk dengenizin iyi calistigi bir hafta diliyorum.


Devamını okumak için tıklayınız...

13 Aralık 2008 Cumartesi

Risk Yönetiminde Normal Dağılım Varsayımı Faciası

Geçen hafta Riske-Tabi-Değer hesaplamasında günlük kar-zarar dağılımı için yapılacak varsayımın, risk modellemesinde en kritik nokta olduğuna değinerek yazımızı sonlandırmıştık. Normal dağılım mı? t dağılımı mı? Yoksa daha başka bir şey mi?



Normal dagilimin kuyruklari exponensiyel oranla 0'a yaklasir. Bu oldukca hizli bir yaklasim olup kuyruklarin ince olmasina neden olur. Oysa gozlemlenen ampirik kar-zarar verileri normal dagilima kiyasla cok daha kalin kuyruklara sahiptir. Dolayisiyla kuyruk bolgesindeki extrem diye tabir ettigimiz uc degerlerin gerceklesme olasiligi normal dagilima gore cok daha yuksektir. Bu durumda normal dagilim varsayimi Riske-Tabi-Deger ("Value-At-Risk") olcumunde olmasi gerekenden daha kucuk tahminler uretir ("underestimation of risk"). Piyasalardaki cok sert hareketler sonrasi bazi cokbilmislerin milyonda-birlik bir hareket yasadik tarzi soylemlerini hatirlayalim. O veya bu sekilde icinde Normal dagilim varsayimi olan hicbir model -- bu ister EWMA (exponentially weighted moving average), ister GARCH (generalized autoregressive conditional heteroscedasticity) , ister egik normal dagilim (skewed normal) olsun-- extrem kayip riskini tam dogru bir sekilde olcemeyecektir. Normal dagilim varsayimi risk yonetiminde hele hele Riske-Tabi-Deger gibi extrem kayip risklerinin olcumunde oyle yikici bir etkiye sahiptirki en gelismis modelleri bile berbat edebilir. Yapilmasi gereken bu modellerin istatistigin bir kolu olarak gelisen uc-deger-teorisi ile desteklenmesidir.

Risk yonetimi ile ilgilenen arkadaslar icin Uc-Deger-Teorisi'ne basllangic mahiyetinde okunabilecek bazi kaynaklari siralayarak yazima son veriyorum:

1. Embrechts, P., C. Kluppelberg and T.Mikosch, (1997) "Modeling Extremal Events for Insurance and Finance" springer Verlag, Berlin

2. Coles, S. G. (2001) "An Introduction to Statistical Modeling of Extreme Values." Springer.

3. Gencay, R. and Faruk S. "Extreme Value Theory and Value-at-Risk: Relative Performance in Emerging Markets"

4. McNeil, A. J. (1998) "Calculating Quantile Risk Measures for Financial Time Series Using Extreme Value Theory" Manuscript.Zurich, Switzerland: Department of Mathematics, ETH, Swiss Federal Technical University

5. McNeil, A. J. , and R. Frey (2000) "Estimation of Tail Related Risk Measures for Heteroscedastic Financial Time Series", Journal of Empirical Finance, Vol.7, pgs.271-300

Ekonomi finans alaninda doktoraya baslamis istatistiksel ve matematiksel metodlari ve bilgisayar programlamayi seven ve tez konusu arayan arkadaslar icin cok guzel cok populer bir konu.

Iyi Haftalar


Devamını okumak için tıklayınız...

12 Aralık 2008 Cuma

Teknik analizciler (iyi), fundamental analizciler (kötü) ve rastgele yürüyenler (çirkin) - 1

Kurban Bayramı arasından sonra yine beraberiz. Okuyucularımızın geçmiş bayramlarını da bu vesile ile tebrik etmek istiyorum. Bu yazıyı, bir serinin ilk makalesi olarak düşünüyorum. Finansal enstrümanların değerinin tespiti ile ilgili 3 farklı dünya görüşü ve bakış açısından bahsedeceğim:

  1. Teknik analiz
  2. Temel analiz
  3. Rastgele yürüyüş ve verimli piyasalar hipotezi
Bu yazıyı rastgele yürüyen ve verimli piyasalar hipotezini daha inandırıcı bulan birisi olarak kaleme aldım. Önyargılarım mazur görüle!

Hafta içi hergün, hemen hemen bütün televizyon kanallarında, özellikle sabah saatlerinde, ekonomi ve finans piyasaları ile ilgili güncel haberler vardır. Türk ve Dünya piyasalarına ait önemli bilgiler verilir. Ekonominin gidişatı ile ilgili değerlendirmelerde bulunmak üzere, işin uzmanı konuklar bu programlara çağrılırlar. ABD'de yaşamama rağmen, ülkemizin son ekonomik durumu ile ilgili programları elimden geldiğince izlemeye çalışırım. Bu TV programlarının faydalı olduğunu ve yakından takip edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Öte taraftan bir diğer tür güncel ekonomi TV programı tipinde ise özellikle günlük döviz kurları, faiz oranları ve menkul kiymetler borsasındaki yönelimler ve IMKB endeksi ile ilgili düzinelerle sözde tahminlerde bulunan ve geçmiş verilere kılıf ve senaryo uyduran uzmanlar (!) var. Aslında bunların tahmin ettikleri bir şey yoktur zira olsaydı kendileri ona uygun yatırım yapar pozitif ekonomik karlar elde ederlerdi. (Not: Bir ipucunuz olsa bunu bir başkası ile paylaşır mı idiniz?) Ne var ki, akademik camiada kabul gören verimli piyasa hipotezi, bize "arbitrage" karının mümkün olamayacağını söylüyor. Böyle bir imkan varsa da, bu bilginin yayılması ile beraber bu kar marjının çok çabuk ortadan kalkacağını kaçınmaz kılıyor. İktisat/finans teorisi açısından temeli olmayan, hurafelerle dolu bu TV programları üzerinde durmak ve okuyucuyu bu tür programlara karşı uyarmak ve bilinçlendirmek istiyorum.

Bu programlarda TV ekranına değişik türden birçok finansal/ekonomik grafikler ve çizelgeler yansıtılır. Borsadaki fiyatların hareketini sözde tahmine yönelik kullanılan bu grafiklerin ve tabloların birçoğu en kibar tabiri ile "yanıltıcı" (misleading) unsurlar içerdiklerini düşünüyorum. Bu programlar sabah saatlerinde sürekli yayında olduğuna göre bizim insanımız merakla izliyor. Bu programlarda kullanılan teknikler ve argumanların ne ölçüde güvenilir olabileceği ve bilimselliği ile ilgili birçok kuşkum var. En iyimser bir ifade ile gösterilen şeyler yarı-bilimsel, kötümser bir ifade ile ise bilim ile uzaktan yakından ilgisi olmayan şeyler bunlar.

Teknik analizciler olarak adlandırılabilecek ilk grup finansçımız, finans piyasalarındaki varlıkların gelecekteki değerlerinin ve fiyatlarının geçmişteki verilere bakılarak hesaplanabileceğini savunurlar. Grafikçiler olarak da adlandırılabilecek bu grup, grafik ve çizelgeleri yeterince uzun bir süre inceleyerek, uzun uzadıya bakarak verilerin sakladığı desenleri ortaya çıkarabileceklerine inanırlar. Üstte de bahsettiğim gibi grafikçilerin kullandıkları yöntemlerin bilimselliği akademik olarak tartışılır ve ciddi bir şekilde sorgulanabilir.

Örnek olarak yandaki gibi 3 boyutlu resimleri düşünün. Resme uzun bir süre bakarsanız, desenlerin arkasında gizli bir şekli ayırt edebilirsiniz. (Yandaki şekilde ne olduğunu görebildiniz mi?) Teşbihte hata olmasın, teknik analizciler de uzun bir süre finansal veriler ile iştigal edince başkalarının görmekte zorlanabileceği desenler gördiklerine inanırlar; sözde karlı yatırım olanakları bulurlar. (Buna inanmak oldukça güç!)

Grafikçiler geçmiş veri kayıtlarına ve yine geçmiş hisse senedi grafiklerine bakarak, yatırımcıların kar elde etmelerini sağlıyacak bir örüntü ve model bulmaya çalışırlar. Yine bu bağlamda birçok teknik kelime de telaffuz ederler ki, bu tür TV programlarını izliyorsanız bunların bir kısmını en azından muhakkak duymuşsunuzdur önceden. Destek ve direnç seviyeleri, grafikçilerin dillerinden düşüremedikleri kelimelerin başında yer alır. Aynı şekilde "Karar bölgesi"; "M-şekli"; "Tepki gelmesi"; vs. sıkça kullanılan terimlerdir.

Sadece birkaç program izlemem bile bu programlara kafamda bir "not" vermem için yetti diyebilirim. Aynen benim birkaç yazımı okuduktan sonra benim genel dünya görüşüm, desteklediğim iktisadi felsefe/ideoloji hakkında, sizin kafanızda bir kanaat oluşması gibi. Sözü kısa keseyim ve kişisel gözlememim ne oldu onu belirteyim hemen: Doğrudan grafiklere ve çizelgelere tabi olunduğu için kısa süre içinde kişinin kendisini nakıs etmesi, kendi kendisi ile çelişmesi işten bile değil. Örneğin, bir grafikçi arkadaş 2 hafta önce çıktığı programda kriz vs. geliyor dolar fırlayacak diye veryansin ediyorken, birkaç gün sonrasında ise "ben size demedim mi dolar dusecek" diye pişkin pişkin konuşabiliyor! "Bu ne perhiz ne lahana tursusu kardesim?" demekten de kendinizi alamıyorsunuz doğal olarak. Geçen hafta izlediğim bir programda bunlar aynen yaşandı.

Ama başta dedim ya bir şekilde Türk halkı (kendim de dahil) bu türden popülist tiplerin yorumlarına bayılıyor. Aynen Erman Toroğlu'nun her hafta Maraton programındaki abartılı sözleri ve maç değerlendirmeleri sırasındaki esprileri gibi. Birçoğunuzun da izlemiş olduğunu tahmin ediyorum ama isim vererek bir polemiğe girmekten de kaçınmak istiyorum. Şimdi bir insan bir taraftan kriz borazanlığı yapsın. Öte taraftan da Amerikan doları 1.54 vs. seviyesine düşmüş, piskin piskin "ben dememis miydim" desin. Olacak iş değil. Tutarlı olacak metot ve yöntemler kullanın kardeşim! Kendi kendinizi çelişkiye düşürmeyin en azından.

Örneğin, direnç seviyesi olarak adlandırılan tabire bir göz atalim. Tipik grafikçimiz bakiyor ki, Amerikan dolari uzun bir süre 1,55 seviyelerinde dolaşıyor. Bunun bir direnç seviyesi olmasi gerektigi hükmüne varan bu uzman (!), endeksin belli orandaki bir düsüsünü -diyelim ki 1,50 seviyesine geriledi- müteakiben oluşan değerlenmeyi şöyle yorumluyor, diyor ki: "ABD Doları her ne kadar 1,50 seviyesine kadar düşmüş ve simdi ise tekrardan yükselişe geçmiş ve 1,53 TL seviyesine gelmiş olsa da, bunun değerinin 1,55 üzerine çıkacağını beklemeyin, zira unutmayin ki 1,55 seviyesinde başta bahsettiğimiz bir direnç var." Şimdi mantiken yaklaşalım ve olan biteni inceliyelim: Madem ki ABD dolari 1,55 direnç seviyesinin üzerine çikmayacak, yatirimci enayi mi dolarin degeri 1,545 oldugunda dolarin degerinin artmayacagini bile bile niye dolar satin alsin ki? Zira bir sürü komisyon ücreti vs. dolari almaya değmez. Ama eger 1,545 seviyesinde kimse dolar almiyacaksa 1.54 seviyesindeyken niye alinsin ki zira 1,545 seviyesine çiksa kimse almiyacak zaten! Yani "direnç seviyesi" mantıkla bağdaşmiyor.

İkinci eleştirim de şu: Grafikler çok iyi anlamıyanlar için aldatıcı olabilir. Örneğin Merkez Bankası'nın güven endeksi verilerine bakalım. Güven endeksindeki düşüş, tüketicilerin mevcut ve gelecek dönem satın alma gücü, gelecek dönem genel ekonomik durum, gelecek dönem iş bulma olanakları ve mevcut dönemin dayanıklı tüketim malı satın almak için uygunluğuna dair değerlendirmelerinin kötüleşmesinden kaynaklanmaktadır.

Aşağıdaki grafiklerden hangisinde olmayı tercih ederdiniz? Hangi grafik daha olumlu bir izlenim hasıl ediyor?

İkinci grafik daha iyi sanki. Çünkü birincide dik bir düşüş gözlemleniyor.
Eğer ikinci grafiği seçtinizse yanıldınız zira her iki grafik de aslında birbirinin aynısı. Ancak grafiğin eksenlerinin başlangıç noktaları ile oynayarak olumlu/olumsuz farklı intibalar bırakabiliyorsunuz. Birinci grafiğe bakınca sanki tüketici güven endeksi dibe vurmuş izlenimi verirken, ikincisinde yumuşak bir düşüş hissi veriliyor. İşin ilginç yanı piyasalara güven aşılamaya çalışan devlet kurumu Merkez Bankası'nda bu grafiklerden ilki yer alıyor. adamlar kendilerini topuklarından vuruyorlar. Özellikle istatistikten ve grafikleri okumasını anlamıyanları rahatlıkla kandırabilinir bu yolla.

Bir sonraki yazımda temel analizciler ile devam edeceğim.

Devamını okumak için tıklayınız...

7 Aralık 2008 Pazar

Akademisyenlerin Tercihi STATA

Daha önceki yazımda belli başlı datalarla ilgili bilgiler vermiştim. Bu yazımda ise, şu anda ekonomi alanında akademisyenlerin dünyada en çok kullandığı (ABD'de özellikle) ekonometri ve istatistik programı STATA'yı tanıtacağım. Niye kullanımı çok yaygınlaştı, ne gibi özellikleri var, nasıl alınır ve kullanılır, STATA nasıl öğrenilir? Öncelikle şunu belirteyim ki, doktora tez hocam hayatı boyunca GAUSS'u kullanmış bir insandi. Ama son iki üç sene, o da STATA manual'lerini almış öğrenmeye calışıyordu.

Stata'yı almak için http://www.stata.com/ adresine gidip sipariş (order) vermeniz gerekiyor. Bir kişi olarak alırsanız oldukça pahali. Genelde kurumsal (akademik bölüm vs.) olarak alınıyor. Stata, "Windows based" çalışan bir programdır. Öğrenmesi ve kullanmasının çok kolay olması ve çok iyi bir yardım olanağının bulunması iyice yaygınlaşmasına neden oldu. Stata sadece ampirik çalışmalar için kullanılmıyor, aynı zamanda simulasyonlar vs. de kolayca yapılabiliniyor. Araştırma yapmak için kullanılacak data'yı temizleme ve istediğiniz format'a getirmede çok hızlı ve kolay bir araçtır. Eğer datanız küçükse, Intercooled Stata yeterli olur. Fakat çok büyük datalar için (elinizde 1 milyon gözlem olması gibi) Stata/SE kullanmanız gerekiyor.

Stata ile kendiniz programinizi yapabileceginiz gibi Stata nin icinde olmusturulmus olanlari da kullanabilirsiniz. Diger bir ozelligi de "Do file" kismina programlariniz yazip daha sonra istediniz gibi kullanabilirsiniz. Dataniz orijinal halinde kalabilir. Yeniden actiginizda do file i calistirip tum islemlerinizi gerceklestirebilirsiniz. Stata yi satin aldiginizda size tum el kitaplarini da gonderiyorlar. Bunlar da oldukca kullanisli. Ama Stata yi ogrenmek icin en iyi kaynak UCLA nin websitesidir. http://www.ats.ucla.edu/stat/stata/ Burada Stata nin ilk acilmasindan yaptiginiz regression sonuclarinin orneklerle anlatilmasina kadar hersey cok detayli bir sekilde anlatilmistir. Ayrica istatistik ve ekonometri kitaplarindaki orneklerin Stata code lari bulunmaktadir. Diger bir yolda Stata nin help command ini kullanmaktir. Cok detayli bir sekilde bilgiye ulasabilirsiniz. Diger bir yandan Stata yi orijinal olarak satin almissaniz direkt stata@stata.com adresine email atarak sorunuzun cevabini alabilirsiniz. Emailinizde isminizi ve Stata nizin serial number ini gondermeniz gerekiyor. Diger yandan Stata club a uye olarak sorunuzu gruba atabilir ve dunyanin herhangi bir yerinden sorunuza cevap alabilirsiniz.

Stata daki yazili programlari kullanirken ne olduklarini anlamak icin mutlaka help command inden nasil yazildigina bakmak gerekir. Ornegin ordered logit ten sonraki marjinal olasiliklari Stata nasil hesapliyor bilmek gerekir. Stata nin bir diger ozelligi de yaptiginiz regresyon sonuclarini ve butun tablolari direkt Latex formatinda alabilmeniz. Eger Latex kullaniyorsaniz makale yazmak icin bu inanilmaz bir kolaylik. Bunun yaninda diger Stata kullaniciklarin yazdiklari Stata programlarina da kolayca ulasabilirsiniz. bunun icin google de arama yapabilir ve findit command ile Stata niza indirebilirsiniz.

Özellikle ekonomi alanindaki datalarin cogunlugu Stata formatinda internette bulabilirsiniz. Direkt kullanabilirsiniz yani. ama bunun yaninda excel deki datayi direkt copy paste yapabilirsiniz veya txt formatindaki datayi "insheet using" command ile direkt Stata da acabilirsiniz. Bunun yaninda tum data formatlarini birbirine ceviren "Stat/Transfer" alabilirsiniz. SPSS, SAS herhangi bir datayi direkt Stata ya cevirebilir bu sirada istediniz degiskenleri secebilirsiniz. Son olarak da her turlu regresyonu yapabilirsiniz. Bunun yaninda simulasyon, grafikler ve tablolar da olusturabilirsiniz. Kullandiginiz datayi ilerde yeniden kullanmak icin Stata formatinda save edebilirsiniz. Kisaca Stata ve kullanimi hakkinda bilgi vermeye calistim. Umarim yardimci olmustur. Tum okurlarin Kurban bayramini kutlar ve iyi arastirmalar dilerim.

Devamını okumak için tıklayınız...

6 Aralık 2008 Cumartesi

Bakan Şimşek: IMF ile anlaşmada önemli mesafe katedildi

Bu yazımda, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Sn. Mehmet Şimşek'in hafta içinde yaptığı basın toplantısından kısa notlar vericem. Değerlendirmelere geçmeden önce hemen belirteyim ki, bu küresel kriz sürecinden geçtiğimiz şu günlerde, sayın bakanımızı soğukkanlı ve tutarlı tutumu ve gayretli politikaları için tebrik ediyorum. Popülistlikten uzak, realitelere göre alınan tedbirlerin, Türkiye'nin şu zorlu zamanları aşmasındaki en önemli varlıkları olduğunu düşünüyorum. Kurumlar arasındaki uyum ve ağız birliği de kıskananları çatlatacak şekilde iyi ki, bu da güzel. Muhalefetin karnesi de bu açıdan bakınca iyi. Hükümeti gereksiz tekliflerle şu ana kadar yormadılar.


Bu süreçte en başarısız olan ve sınıfta kalan ise, hükümete karşı her fırsatta önyargılı, aleyhte ve taraflı tutumunu devam ettiren "bir kısım" medya diyebilirim. Türkiye'de sanki işler kötü gidiyormuş ve felakete sürükleniyormuşçasına hava estirenler, kredibilitelerini de düşürüyorlar. Unutulmamalı ki artık gerçek habere birçok yollardan ulaşılabiliyor. O yüzden önemli olan, kaliteli ve doğru habercilik yapmak. Bu konuda katma değer meydana getirebilen haber kaynakları ve yorunlar geleceğin dünyasında ayakta kalabilir.

Alınan küresel kriz tedbirlerine gelince, bazıları şöyle sıralanabilir:

  1. Merkez Bankası'nın alacağı tedbirler: Öncelik bankalararası borç alıp vermeyi cazip hale getirmek; döviz likiditesini artırmak; yabancı para zorunlu karşılık oranını azaltarak bu sayede piyasaya dolar enjekte etmek; repoda vadeyi 1 haftadan 1 aya kadar çıkartmak.

  2. IMF standby anlaşması son durum: Türkiye'nin dış finansman açığını kapamak ve piyasalarda güven yenilemek için IMF ile standby anlaşması imzalanması çok yakın artık. IMF heyeti ile özellikle içerik konusunda yapılan ön görüşmeler devam ediyor. Örneğin, IMF'in KDV'nin artırılmasını istediği biliniyor. Normal beklenen stand-by anlaşmasının süresi 18 ay olabilir.

  3. İhracatçı ve KOBİ'yi destek tedbirleri: Bu bağlamda Eximbank'ın ödenmiş sermayesi artırılacak. KOBİ'lere yeni kaynaklar tahsis edilecek. Örneğin, 350 milyon TL'lik sıfır faizli KOBİ destek kredisi verilecek.

  4. Bankalardaki mevduat ile ilgili güvenceler: Mevduat garantisinin üst limiti 50.000 TLiden daha yukarıya çekilecek ama sınırsız olmıyacak. Zaten buna pek de gerek görülmüyor zira bankacılık sektöründeki TL cinsinden mevduatın miktarı krize rağmen sürekli artıyor. Yani ortada mevduat sahiplerinin bankacılığa karşı güvensiz olduklarını gösteren ve mevduatlarını çekebileceklerine dair işaretler yok. Zaten şu haliyle küresel mali krize rağmen bankacılık sektörü oldukça sağlam


Mesajların özü ve özeti sanki şu:

Devletin, gerektiğinde reel sektöre desteği kesintisiz devam edicek. Bütçeye uygun imkanlar dahilinde, "etkili" tedbirler alınacak. Popülist hareket edilmeyecek. Bütçe disiplininden taviz verilmeyecek.

Türkiye'nin temel iktisadi ve finansal göstergeleri oldukça sağlam. Hanehalkı borçları diğer ülkeler ile kıyaslandığında çok düşük. Türkiye bu süreçten oldukça güçlü çıkacak potansiyele sahip. Şu an için endişe edicek bir durum görünmüyor zira Türkiye krize çok sağlam girmiş durumda. Ancak tedbirleri de elden bırakmamak lazım.


Güncelleme (07.12.2008): SANAYİ VE TİCARET BAKANI ZAFER ÇAĞLAYAN, KOBİ'LERLE İMALATÇI ESNAF VE SANATKARLARA 2 YENİ BAYRAM MÜJDESİ VERDİ.

BUNA GÖRE, HEM 26 KASIM'DA BAŞLATILAN 350 MİLYON YTL'LİK SIFIR FAİZLİ CANSUYU KREDİ DESTEĞİ'NE YAPILAN 551 MİLYON YTL'LİK BAŞVURUDAN KREDİ KOŞULLARINA HAİZ BÜTÜN İŞLETMELERİN YARARLANABİLMESİ SAĞLANACAK; HEM DE, AYNI PROGRAM ÇERÇEVESİNDE SIFIR FAİZLİ 2. CANSUYU KREDİ DESTEĞİ UYGULAMAYA SOKULACAK.

17 ARALIK 2008 ÇARŞAMBA GÜNÜ BAŞLAYACAK VE 19 ARALIK 2008 CUMA GÜNÜ SONA ERECEK SIFIR FAİZLİ 2. CANSUYU KREDİ DESTEĞİ PROGRAMIYLA 150 MİLYON YTL'LİK YENİ KREDİ HACMİ DE KOBİ'LERE VE İMALATÇI ESNAF-SANATKARLARA KULLANDIRILACAKTIR.

Kaynak: http://kosgeb.gov.tr/Haber/haber.aspx?hID=131


Devamını okumak için tıklayınız...

4 Aralık 2008 Perşembe

Sanayicimize kriz destek paketi verelim mi?

Sanayicimiz işci çıkarmamak için hükümetten yardım bekliyor. Özellikle de bazı köşe yazarlarının iddialarına göre, işçilere ödenen sigorta primleri kesintisi olarak veya vergi indirimi ve/veya ötelemesi olarak. Bunun yerine hükümetin işçi başına işletmelere banka kredisi temini türünden destek planları var ki, bu da işletmeleri tam anlamıyla memnun etmiyor. Bir önceki yazımın devamı olarak yazdığım bu yazıda, rekabetin biraz daha dikenli yönlerini ön plana çıkarmaya çalışacağım. Özellikle serbest piyasa ekonomisinin en az ilgilendiği konulardan birisi de gelir dağılımı eşitliği ve istihdam türü sosyal konular. Bunun yerine rekabet ve "ayakta kalabilen 1000 yıl yaşasın, altta kalanın canı çıksın" türünden bir anlayış bu ideolojinin bel kemiğini oluşturuyor.


Bir işletme sahibi olarak bu krize az borçla yakalandıysanız ve aynı piyasada iş yapan rakiplerinizin ciddi miktarda kredi borcu varsa şayet, ve bu borcu şu aralar ötelemeye çalışıyorsa, onların şansları çok kötü, sizinkisi de iyi diyebiliriz. Yani geçtiğimiz 5-6 yıl içerisinde bazı işletme sahipleri daha temkinli davrandı daha az risk aldı. Bir kısmı ise ciddi krediler kullandı ve riskli oynadı. Birisi suçlu veya suçsuz demiyorum. Demek istediğim bütün bunlar serbest piyasa mekanizması "oyunun" kuralları. Piyasada belirsizlik var. Herkes belirli kararlar alıyor ve bazısı yukarı çıkarken bazısı aşağı düşüyor. Yani bu piyasa oyunu herkesin kazanabileceği bir formatta ("win-win" game) dizayn edilmemiş. Aksine daha çok bazılarının bazıları üzerinden para kazanabildiği bir şekilde ("zero-sum-game" olarak) düzenlenmiş.

Tabi Türkiye Cumhuriyetinin milli iktisat stratejisi nedir bilmiyorum. Eğer ABD'de uygulanan "kovboy kapitalizmi" ise yapacak bir şey yok. Destek paketinden çok birşey çıkmayabilir. Ancak burada halkın sorunları ile sorumlu bir yönetim gösterilecekse, iş başka. Plan kapsayıcı olmalı. İşletmelerin vergi borçları ile ilgili düzenlemeler ve primlerin belli bir müddet için azaltılması bana da makul teklifler olarak geliyor. Elbette bu kamu maliyesinin getiri kalemlerinden bir tanesini ciddi miktarlarda düşürebilir ki hükümet ve ilgili bakanlıklar bunu çok iyi ölçüp biçmeli.

Kimin aklına gelir vergi oranlarını azaltarak devletin toplam gelirini artırabileceği? Lakin işin püf noktası malların esnekliğinde gizli. Bazı mallardan alınacak vergilerin azaltılması gerçekten de işe yarıyabilir ve devletin gelirlerini azaltmak yerine artırabilir. Benzer bir şekilde devletin işletmelerin vergi borçlarını veya işçi sigorta primleri ödemelerini ötelemesi, şayet bazı işletmelerin ayakta kalmasına yardımcı olacaksa öyle olsun. Az ama çok kişiden vergi toplamak mı, yoksa çok ama daha az sayıda kişiden vergi toplamak mı? Benim anlatmaya çalıştığım şey devlet sağlam elemanlar istihdam ediyorsa çatısı altında, işini bilen, bu işi en az zararla atlatabilir. Ancak bazı köşe başlarındaki kişiler haketmiyorlarsa o koltukları o zaman zararı hiç çeviremeyebiliriz ve risk yönetimi sınıfta kalır.

Bunu bir örnekle açıklayalım:

Devlet bir sektördeki 1.000 şirketten normal ekonomik koşullarda herbirisinden 1.000'er TL vergi topluyor. Yani toplamda 1.000.000 TL. Kriz türü, talep kesintisi yaşanan çalkantılı ekonomik durumlarda, Devlet baba yardım paketi geçirip geçirmemek konusunda tereddütlü.

1. senaryo: Devlet yardım paketini onaylarsa piyasadaki 1.000 işletme faaliyetlerine devam ediyor. Ancak devlet bunlardan 1.000'er TL yerine 900'er TL para topluyor.

2. senaryo: Buna karşın yardım paketi onaylanmazsa, devlet işletme başına 1.000 TL vergi almaya devam ediyor. Ne var ki yardım alamayan bu 1.000 şirketten 200 tanesi iflas ediyor. İflas eden bu şirketler artık vergi ödiyemiyor doğal olarak. Yani geriye vergi ödiyen 800 işletme kalıyor.

Aşağıdaki çizelge bu durumları özetliyor.

Yardım paketi

Toplam işletme sayısı

Işletme başına vergi

Toplam vergi tahsilatı

EVET

1.000

900 TL

900.000 TL

HAYIR

800

1.000 TL

800.000 TL



Hangi durumda devlet daha yüksek vergi tahsil etti? Yardım paketi akıllı bir şekilde incelenip geçirildiğinde devlet daha karlı çıkmıs oluyor. Daha doğrusu daha az zarar ediyor. Dikkat edilirse yardım paketi geçtiğinde devlet krizi 100.000 TL eksik tahsilat ile tamamlarken, edemeyince bu eksik 200.000 TL'ye fırlıyor.

Yukarıdaki senaryo tabi ki hayali (fictitious) ama fikir vermiştir diye düşünüyorum. Hesaplı hareket etmek lazım bunu anlatmaya çalışıyorum. Ama sadece devlet mi? İşletmeler de elbet daha samimi olmalı. Samimi değiller demiyorum. Sanayicimiz orta ölçekli esnaf ve işverenlerimiz hepsi tabi ki çok çalışkan ve işcilerinin iyiliğini düşünüyorlar. Lakin kulağımıza duyumlar geliyor. Krizi fırsat bilerekten bazı işletmeler, 1500 TL maaş alan işçinin işine kriz bahanesi ile son veriyor ve yerine 400 TL'ye razı işciler alınıyor. Bu zaten akla mantığa da sığmıyor. İnsan çatlak olması lazım böyle hesap kitap yapabilmesi için. Niye onca zamandır eğittiğin ve yetişmiş elemanı kapı dışarı edesin ki?

Son not: Ayağımızı bir süre daha yorganımıza göre uzatacağız. İşletme sahipleri daha fazla iştişare edicekler, daha fazla sorup öğrenicekler. Sanayi ve ticaret odalarımıza daha çok iş düşüyor. Üyelerini aylık yayınlarıyla muhakkak bilgilendirmeliler. Hatta aylık yayınlar bu süreç atlatılana kadar haftalık yapılabilir. Ama tekrar tekrar geçmişte de bahsettiğim gibi, "aman tarafsız ve sorumlu yayıncılık" diyoruz. Yatırımcıları ve sanayicimizi korkutmaya hakkımız ve lüksümüz yok.

Artık söz verdiğimiz rekabet meselesi yarına kalıyor. Laf lafı açtı derken yine anlatmak istediğimiz konuya tam giremedik.

Devamını okumak için tıklayınız...

Serbest piyasa ekonomisinin vazgeçilemez unsuru: Rekabet

Tam rekabetçi piyasalarda üreticiler, fiyatı belirleme (price setting) lüksüne sahip değillerdir. Piyasada halu hazırda o ürün için geçerli fiyat her ne ise, o aynen alınır ve üreticinin ürettiği malın üzerine etiket olarak yapıştırılır. Zira bu fiyatın üzerinde bir fiyat koymamız durumunda tüketiciler -kara kaşımıza kara gözümüze bizden alışveriş yapmıyorlar ya- giderler aynı malı daha ucuz veren piyasanın diğer üreticilerinden alırlar. Ürünümüzü piyasanın altında bir fiyattan belki ilk başlarda satabiliriz, "müşterinin ayağı alışsın" diyerekten ama o kadar. Zira uzun vadede özel bir maliyet düşürücü teknoloji kullanmıyorsak, böyle bir strateji gütmek bizi iflas ettirir.

Bütün bu anlattıklarım aynı ürünün birçok üretici tarafından üretildiği varsayımına dayalı. Elbette ki ürünümüzü diğerlerinden ayıracak bir kına-boya sürebildikse, bir marka ismi verebildik ve bu da tutmuşsa o zaman iş başka. Örneğin, ayakkabı mağazasına giren müşteri spor ayakkabı bakmıyor da, Adidas bakıyorsa; Adidas artık ayakkabı kategorisinden çıkmış demektir. Zaten amaç da bu değil mi? Adidas bunu başarabildiği için ürününü diğer ayakkabılardan daha pahalıya satabilir (price discrimination).

Esasen tam rekabetçi piyasalarda iş yapan firmalar "sıfır" ekonomik kar elde ederler. Muhasebe karından gerekli işgücü, sermaye vs. girdilerinın ücretleri düşüldükten sonra kalan kar, iktisadi kardır ve bu rekabetçi firma için sıfırdır. Sıfırdan büyükse çok sevinmeyin. Bunu yakında başka firmalar da duyacak ve balıklamasına aynı ürünü üretebilme çabası içine gireceklerdir. Bu piyasada daha fazla firma iş yapmaya çalışacağı için arz arttıcak, bu da paralelinde fiyatların düşmesine, dolayısıyla da varsa sıfırdan büyük kar onun tekrar sıfıra gerilemesine neden olucaktır.

Tersi bir durumda da sonuç değişmez. O veya bu sebeple (örneğin negatif talep şoku gibi) fiyatlar düşer de firmalar negatif karlar (zarar) elde etmeye başlarlarsa aralarından bir kısmı daha fazla dayanamayarak piyasadan çıkarlar ve fiyatlar azalan arz ile beraber tekrar yükselir. Firmalar sıfır kar düzeyine çıkarlar tekrar.

Rekabet bu yönüyle etkin bir piyasa mekanizması oluşturur. Yani kaynaklar en etkin kullanım amaçlarına uygun olarak istihdam edilmiş olurlar. Denge fiyat öyle bir seviyedir ki, toplam arzedilen ve talep edilen miktarlar birbirine eşit olur.

Piyasada ne kadar çok firma varsa o firmaların piyasa gücü azalır ve tam rekabet koşullarına daha yakın bir piyasa olur. Tam rekabet piyasasının zıddı ise tekelci bir piyasadır ki, böyle bir ortamda üretici olan tekel firma yapabileceği azami karı elde eder. Azami kar zira tekelci firma, tüketicilerin zararına onların fazlalık faydalarını kendi hanesine istediği şekilde fiyat belirleyerek geçirebilir. Bu tekelci firmaya inanılmaz bir piyasa gücü bağışlar. Böyle bir durumun oluşmaması için devlet organları ve bağımsız mahkemeler piyasaları düzenli olarak denetler ve bu şekilde tekel oluşturmaya çalışan firmalara ciddi cezalar keserler. Türkiye'de özellikle Sermaye Piyasası Kurulu bu amaca matuf olarak çalışır. Herkesin eşit bir şekilde davranılması gerekir adil olabilmesi için tabi ki.

Tekelci piyasalar doğal olarak oluşabilir. Özellikle elektrik, gaz ve su gibi toplumun faydası olan projelerin tek elden takibi daha ucuza mal olabilir. Örneğin bir elektrik şirketi eğer zaten elektrik direklerinbi dikmişse, yeni bir şirketin çıkıp elektrik direkleri dikmesinin bir anlamı yoktur. Bu örnek özellikle Türkiye'de yaşıyan bir kısmımıza ilginç gelebilir. Lakin ABD'de durum bundan ibaret birden fazla elektrik şirketleri var ve siz tercihinizi yapıyorsunuz nerden elektrik tüketmek istediğiniz ile ilgili.

İşin bir başka ilginç tarafı bazen 3-5 firmanın bir araya gelip tekel gibi davranmak istemeleri. Bu gerçekte koordinasyonu son derece zor bir olay. Ancak bu türden şirketler ender bile olsa bir araya gelip kartel adını verdiğimiz yapılar oluşturabilir. Rekabetçi ruhun tamamen aksine karteli meydana getiren unsurlar önceden hangi şirketin ne kadar üretim yapacağına karar verirler. Temel varsayım elbet üretilen miktarı düşürerek fahiş karlar elde edicek yüksek fiyatlar elde etmektir.

Karteller istikrarlı bir yapı göstermezler zira kartelin her bir parçasını oluşturan şirketler önceden söz verdikleri anlaşmanın hükümlerine aleyhte olarak fazla üretim yaparak karlarını daha da artırabilirler. Şayet karteli oluşturan her bir şirket benzeri bir davranış içerisine girerse başladığımız yere yani tam rekabet piyasasına geri dönmüş oluruz.

Kartel oluşturmak zaten yasak olduğu için kanunen de müşkil bir yapı. Ne var ki iyi işlemeyen kurumlar ve zayıf hukuki altyapı bunların yeşermesine olanak sağlıyabilir ve bu son derece tehlikelidir. Özellikle de tüketiciler açısından.

Hatırlatalım: Serbest piyasa ekonomisini iyi yerleştirmiş ülkeler daha liberal ve demokrat oluyor. Araştırmalar bunu gösteriyor en azından.

Rekabetin bunca faydalarından sonra, yarın da yazımıza rekabetin zararları ile devam edicez.


Devamını okumak için tıklayınız...

3 Aralık 2008 Çarşamba

Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Olsaydım

Resimdeki kişiyi tanıyabildiniz mi? 1980'li yıllardaki "Emret Bakanım" dizi filmini hatırlamıştır kiminiz. TRT'de yayınlanırdı sanırım yıllar önce, çok beğenilen bir dizi idi. Siyasetteki entrikaları ve bütün onların üstesinden gelebilen saf ve sevimli bakanı.

Şöyle bir düşünüyorum da, Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı olsaydım ne yapardım diye, yani şu anda Sn. Mehmet Şimşek'in koltuğunda oturuyor olsaydım... Ne yapardım acaba? Ne tür tedbir ve uygulamalarda bulunurdum? Ekonomiyi nasıl yönlendirmeye çalışırdım? Yatırımcılara nasıl güven telkin edebilirdim?

Eminim ki ekonomideki oyuncuların, kurum ve yatırımcıların hepsinin de görmek istedikleri tip şöyle hayalimde canlanıyor: Partizanlık yapmayan, sevimli ve güler yüzlü, etrafına pozitif enerji saçan, işini çok iyi bilen ve kişilikli bir bakan portresi. Sonuç itibarı ile iş dönüp dolaşıp güven ve itimada dayandığı için, bu pozisyonda bir insanın konuşmalarında son derece dikkatli, oraya buraya çekilebilecek demeçlerden uzak olması beklenir.

Sevgili Bakan'ımızın, Merkez Bankası, BDDK ve SPK gibi bürokratik kurumlarla ve başındaki yöneticileri ile uyumlu çalışabilmesi çok önemli. Yeri geldiğinde bağlı bulunduğu partinin politikalarına ekonominin selameti için karşı çıkabilmeli; istifa vetosunu yeri geldiğinde kullanabilme cesareti olmalıdır.

Her gün öğle yemeğini değişik birkaç işadamı ile yemeğe özen gösterirdim. Sadece İstanbul, Ankara ve İzmir değil birçok şehirde sanayi bölgelerini gezer dertleşirdim. Onların dertlerine yakın olmamın ve onları her gün dinlememin beni daha doğru kararlar almama yardımcı olacağını düşünürdüm.

Diğer ülkelerin ekonomiden sorumlu bakanlarını sıkça arardım. Mesela bizzat Brezilya'nın sorumlu bakanını çat arar, hal hatır sorar, "yahu bizim yakınımızda kriz var, sizde durumlar nasıl", birlikte ne yapabiliriz tartışırdım. Adamları tatil yapmaya Türkiye'ye davet ederdim. Güzel ülkemizi bizzat kendim gezdirir anlatırdım onlara.

Üniversite'deki değerli akademisyenlerimizle sürekli ve düzenli aralıklarla görüşür onların görüşlerine saygı duyardım. İşin erbabı her zaman daha önde gelir çünkü.

En önemlisi sorumluluğunun farkında olan bir bakan olmak isterdim. Birçok insanın iyiliği veya kötülüğüne neden olabilecek bir pozisyonun sorumluluğunu üzerimde taşıdığımı bir an olsun bana unutturmayacak ve beni eleştirebilecek danışmanlar olsun yanımda isterdim.

1980'li yıllardaki "Emret Bakanım" dizisi yukarıda da belirttiğim gibi çok sevilirdi ve benim de çok beğendiğim yanları vardı. Seçilmiş siyasetçilerin, sivil devlet bürokratları tarafından manipüle edilmeye çalışılmaları ve değişik entrikalar anlatılırdı. Tabi bu dizide anlatılanların Türkiye toplumuna ve şartlarına pek de uyduğu söylenemez. Bizimkisi şark kültürü olduğu için devlet yönetme şeklimiz de çok farklı. Bunu kötü anlamda söylemiyorum. Bizim de, tarihteki Türk toplumlarına bakınca çok büyük siyasetçilerimiz veya Osmanlı'da vezirlerimiz oldu elbet. Cumhuriyet tarihimizde demokratik kurumların oturması vakit alıyor tabi ki. Ama muhakkak başarıcaz diye düşünüyorum. Seçim kaybeden parti lideri istifa edebilmeyi başarması gerektiği gibi, tren kazasından sonra da ulaştırma bakanı belirli sorumluluklar almalı üzerine diye düşünüyorum.




Aşağıda diziden bir skeç bulabilirsiniz. Sir Humphrey her zamanki performansını koruyor :) Ne yazık ki gerçek hayatta işler her zaman güzel ve sevimli gitmiyor.




Devamını okumak için tıklayınız...

2 Aralık 2008 Salı

1994 ve 2001 finansal krizlerinin kısa karşılaştırması

1980'lerin başında dışarıya açılan Türkiye, Dünyanin birçok diğer yerlerinde olduğu gibi ekonomisini liberalleştirdi ve fiyatlar ve döviz ile ilgili kısıtlamaları büyük oranda serbest bıraktı. Bu zaman dilimi içerisinde özellikle ilk yıllarda birçok alanda hükümet, piyasalarin işleyişinde kontrolü kaldırdı. Kısıtlamaların kaldırılması ne yazık ki finans piyasalarının sağlıklı işlemesini gerektirecek özenli denetim ve düzenlemeler ile desteklenemediği için ekonomik istikrarsızlar ve bunun getirdiği kriz vs. sorunlar yaşanmaya başlandı. Özellikle global ekonomideki çalkantıların bulaşıcı krizler ve değişik kanallar ile daha hızlı yayılmaya başlaması ile birlikte potansiyel tehlikenin büyümesine neden oldu.


1990'lardaki politik istikrarsızlık, döviz kurlarındaki dengesizlik ve tek hanelere indirilemeyen enflasyon, ilk olarak kendisini Türkiye'de 1994'te yaşanan ciddi bir ekonomik krizle gün yüzüne vurmuş oldu. 5 Nisan Kararlari ile kontrol altına alınmaya calışılan kriz, Türk Lirasının devalüasyona uğraması ile neticelendi. Bunu müteakiben, piyasalarda oluşan güvensizlik ortamını ortadan kaldırmak için mevduata %100 devlet güvencesi getirildi. Politik istikrarsızlıklar İMF ile imzalanan "stand-by" anlaşmalarının disiplinli bir şekilde kesintisiz yürütülmesine engel oldu. Türkiye gerekli finansal altyapi ile ilgili reformları bir türlü geçiremediği için Türk bankalarının sağlıklı calışamadığı yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başladı.

Bu durum 2000 Kasim ve 2001 Subat aylarinda patlak veren finansal krizle tekrar kontrolden cikmis oldu. IMF'den alinan krediler yatirimcilara gerekli guveni gecici bir sureligine vermis oldu. Bu tarihten itibaren ozellikle Kemal Dervis baskanligindaki ekonomin yonetimi bankacilik sektorunde ciddi duzenlemere gitme karari aldi. İlk olarak kademeli bir şekilde mevduat güvencesinin kaldırılmasına karar verildi. En son Temmuz 2004'te mevduat güvencesi 50.000 TL'ye kadar düşürüldü. 2000-2001 döneminde banka muhasebe yöntemleri değiştirildi. Yine bankacılık sektöründe sermaye yeterliliği konusunda Basel Uzlaşısının gerektirdiği kıstaslar daha disiplinli bir şekilde uygulanmaya ve yaygınlaştırılmaya başlandı.

Bütün bu düzenlemeler ile Türkiye özellikle 2002-2007 döneminde ciddi oranda büyüdü ve enflasyon 30 yıldan uzun bir süre sonra tekrar tek haneli rakamlara düştü. Kişi başı milli gelirde ciddi iyileşmeler oldu. 2002 krizi sonrası 3000 dolar seviyelerinden bu yıl 10.000 dolar seviyelerine kadar yükseldi.

Bankalar bu dönemde özkaynaklarını artırdılar. İlginç bir gelişme ile bankacılık sektöründe yabancıların rolü ciddi oranda arttı. (Günümüzde Türk bankacılık sektörünün %40'ı yabancıların elindedir.) İhracat hacmi Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyesine çıktı. Dolar 5 yıl boyunca Türk lirası karşısında değer kazanmadı ve hatta değer kaybetti bu zaman diliminde.

Türkiye geçen yıl ABD'de başlıyarak sonrasında bütün dünyayı saran finansal krize işte böyle bir ortamda girdi. Geçtiğimiz 5 yıldaki siyasi ve iktisadi istikrar şüphesiz hükümetin şu an elindeki en büyük kredisi. Ne dersek diyelim halk ekonominin yönetimi konusunda AKP hükümetini sevse de sevmese de, alternatifi olmadığının farkında. "Nehir gecerken at değiştirilmez" misali, beğenelim beğenmeyelim ekonomi yönetimini desteklemek zorundayız. Sonuçta hepimiz aynı teknenin içindeyiz ve tekne batarsa hepimiz birden suya gömülürüz. Bu sanki ABD'de ekonomi konusunda, Cumhuriyetçiler ile kıyaslandığında halkın Demokratlara daha çok güvenmeleri gibi bir şey.

Birçok Avrupa ekonomisi ile kıyaslandığında Türkiye global finansal krizden şu ana kadar en az hasarla atlattı. Hep bu az önce bahsettiğim güven kredibilitesi nedeni ile. Öyle ki Türkiye bölgesindeki en istikrarlı ülkelerden birisi haline geldi. Vashington'da, Moskova'da, Londra ve Paris'te Türkiye'nin içinde olmadığı senaryolara itibar edilmez oldu. İşte örnekler:
  1. Fransız Başbakanı Sarkozy'nin öncülük ettiği Akdeniz zirvesi
  2. Finansal krizden çıkış konusunu en son ABD'deki toplantılarında gündeme getiren G-20 zirvesi
  3. İsrail-Suriye görüşmelerinde arabulucu rolü
Özellikle bugünlerde felaket senaryosu üreten "grafikçi" ekonomistler, durumun hiç de iç açıcı olmadığını ve Türkiye'yi ciddi mali sıkıntıların beklemekte olduğu şeklinde asılsız kampanyalar yürütüyorlar. Bütün bunların hiçbir anlamı yok. Sabahtan akşama kadar grafiklere bak birşey bulamazsın. Zira bunun bilimsel bir yönü yoktur.

Türkiye muhakkak krizi gittikçe daha yakından hissedecektir. Bunda hem fikiriz. Özellikle İMF ile imzalanan yeni stand-by anlaşması piyasaların beklediği güveni tekrar tesis edecektir. Yine piyasalara ciddi bir likidite enjekte edilmiş olacaktır şüphesiz. Unutulmamalıdır ki kriz kötümser olmakla beslenir.

Fabrikatör ve işadamlarınıza düşen biraz daha sabırlı olmaları ve yatırımlarını azaltmamalarıdır. Şu zaman fedakarlık zamanı. Kısa vadeli karlar için insanların ekmek paraları ile oynamasınlar.


Devamını okumak için tıklayınız...