18 Mayıs 2009 Pazartesi

Amerika'da Doktorali Ekonomist Is Piyasasi (Job Market) - IV

Is piyasasi yazi dizisine, akademik olmayan is piyasasi ile devam etmeyi planlamistim. Fakat buna gecmeden evvel, Isa Emin hocamizin bu yazi dizisinin 3. bolumune yazdigi yorumu farkettim. Yazinin yayim tarihi ile yorum arasina zaman girebiliyor ve okuyucular zaten okuduklari bir yazi ile tekrar ilgilenmeyebiliyor. Ben yazdiklarinin onemine binaen Isa hocanin yorumunu ozetleyerek baslayacagim. Kendisi calistigi kurumda ise alimla ilgili arastirma komitelerinde de (search comittee) gorev aldigi icin is piyasasinin arz tarafindan degil bizzat talep tarafindan onemli bilgiler sunmus:


1. Hem mulakatlarda, hem de fly-out'larda mumkun oldugu kadar canli ve enerjik olun. Gunde 15 adayla gorusen bir komitenin ozellikle gunun sonunda enerjisi ve dikkati kalmiyor. Sizin yarim saatinizden onlarin aklinda heyecanli, canli ve neseli olusunuz kalirsa bu cok guzel olur.

2. Speil denilen, on dakikalik is piyasasi makalesi (job market paper) veya tezinizden bahsettiginiz kisimda asama asama gidin. Yani once makalenin ne hakkinda oldugunu ve cok basit sekilde sonuclarinin ne oldugunu soyledikten sonra detaylara girin. Giris, gelisme, sonuc seklinde organize bir konusma yapin. Dinleyen takip edebilsin. Bu bolumde soyleyeceklerinizi nerdeyse ezberlemis derecede bilin ama bunu caktirmayin. Konusmaniz karsi tarafa mumkun oldugu kadar dogal ve spontane gorunsun. Eger, araya girilip size bir soru sorulursa, soruyu yarim yamalak gecistirip eski hazirladiginiz konusmaya donmeye calismayin, soruyu cevaplamaya gayret edin.

3. Sorulan sorulari anlamadiginizda, tekrar etmelerini veya degisik bir sekilde tekrar sormalarini istemekten cekinmeyin, bu alakasiz bir cevap vermekten cok daha iyi olacaktir. Ayrica, "buna hemen burda verilebilecek bir cevabim yok, bir bakmam lazim ama tahminimce soyle soyle olacagini dusunuyorum" seklinde cevaplar da verebilirsiniz.

4. Bir mulakatinin kotu gecmesinin digerlerini etkilemesine izin vermeyin. Zaten sizin gorusmeyi degerlendirmenizle komitenin degerlendirmesi cok farkli olabiliyor. Bu nedenle, iyi gectigini dusundugunuz yerlerden sonuc alamazken, kotu gectigini dusundugunuz yerlere fly-out icin cagrilabiliyorsunuz.

5. Mulakat alana kadar en buyuk etkenlerden birisi hocanizin ve okulun sizi ne kadar destekledigi (Referans mektuplarinin ne kadar kuvvetli oldugu + mektup yazmanin otesine gecilmesi). O yuzden market makalesini parlatmaya ugrastiginiz kadar hocanizin size cok destek olmasini saglamaya da ugrasmalisiniz. Gerci bu son birkac ay degil doktoranin son birkac senesinde yapilmasi gereken bir is.

6. Fly-out asamasinda, orada calisan insanlarla iyi bir is arkadasi olabileceginizi gostermeniz lazim. Canli olmak, baskalarinin arastirma konularini dinleyip yorum yapmak, kendinden emin gorunmek ama kendini begenmis gorunmemek gibi hususlar tahmin edilenden cok daha onemli.

Isa hocam kisaca bunlari yazmis. Akademik olmayan is mulakatlarinda sorulan belli basli sorularla bu yaziyi bitireyim.

1. En onemli soru: "Akademik islere de basvurdun mu?" Bu soruyla baslayan sohbet arkadan vereceginiz cevaplara gore bircok soru getirebiliyor. Mesela "evet basvurdum" derseniz, "Peki ne dusunuyorsun? Akademik is mi istiyorsun? Yoksa piyasa da mi calismak istiyorsun?" sorusu mutlaka gelecek. Vereceginiz cevap neden sorusunun cevabini da icermeli tabiki. Verilebilecek en kotu cevap "Piyasada calismak istiyorum , cunku akademik is bulacak kadar iyi degilim" olmakla birlikte, akademik camiayi kotulemek ve yerin dibine batirmak da yapilabilecek en buyuk hatalar arasinda. Gecmis tecrubelerinizle ilgili pozitif olun. "Akademik calismalarimi severek, cok keyif alarak yaptim fakat edindigim bilgi ve birikimi is dunyasindaki gercek problemlerin cozumunde kullanmaktan daha cok keyif alacagimi dusunuyorum vesaire vesaire... "

2. Onumuzdeki 5 yil icinde kendini nerede goruyorsun?

3. Calistigimiz is alani ile ilgili neler biliyorsun? Bizim firma hakkinda neler biliyorsun?

4. Aynen akdemik mulakatlardaki gibi is piyasasi makalenizi 5 dakika icinde anlatmanizi isteyebilirler.

5. Mesela eger bi "asset manager" ile mulakat yapiyorsaniz, "Aldigin finans derslerini say" deyip ardindan bu derslerin temel hususlarindan sorular sorabilirler. Mesela "CAPM modeli bize acikla" sorusu cokca sorulur. Eger quantitative finance alaninda bir ise basvurmussaniz kesinlikle cok daha teknik sorular gelebilir. Finansci arkadaslarin mulakatlarinda gelebilecek teknik sorulara hazirlanmalari icin guzel kitaplar var. Mesela Falcon Crack'in "Heard on the street: Quantitative Questions from Wall Street Job Interviews" kitabi kesinlikle tavsiye edilir.

6. Bazi mulakatlarda "case study" sorulari sorulabilmektedir. Size isyerinde karsilasilabilecek bir problem veya bir proje ayrintili sekilde hatta bazen grafikler yardimiyla anlatilmakta ve olaya nasil yaklasacaginiz sorulmaktadir. Ya da bir arguman verilip bunu desteklemek icin ne tarz verilere ihtiyac duyacaginiz ve bu veriler size saglansa nasil bir ekonometrik model kurup analiz yapacaginiz sorulabilmektedir.

7. Son olarak akademik ve akademik olmayan her mulakatin sonunda sizin bir sorunuz olup olmadigi sorulacaktir. Klasik sorular sormak yerine onceden daha yaratici sorular hazirlamaniz tavsiye edilir. (Ekonometri seminerleri yapiyormusunuz? sorusu yerine, Web sitenizde seminerleri gordum, ben de konusmaci davet edebilirmiyim? diye sormak gibi)

Bu seferlik bu kadar. Cok yogun talep oldugu icin bu yazi dizisini "Amerika'da Ekonomi Doktorasi Yapmis Gencler Icin Turkiye'de Is Piyasasi" baglaminda bir yazi ile sona erdirecegim. O zamana kadar hoscakalin.





Devamını okumak için tıklayınız...

06 Mayıs 2009 Çarşamba

"Bailout" yerine "Bankaları Yeniden Yapılandırma" -2


Şimdi de bir önceki yazımda bahsettiğim SWAP planının (conservatorship) teknik yanlarını inceleyeceğim. Batan bankaya nasıl müdahale edilmeli? Bu konu ABD'de hergün o kadar konuşuluyor ki Türkiye'deki okuyucularımız için de bilgilendirmek sadedinde olabilir diye düşünüyorum. Zira Türkiye bu krizi bankacılık sektörü açısından çok iyi geçiriyor şu ana kadar. Hiç Türk bankası da batmadı. Ama bu durumun sürekli böyle gideceği anlamına gelmez. İleride bir bankamız likidite problemi veya daha da kötüsü bir "solvency" problemni yaşadığında bankacılık denetlemeden sorumlu otoritelerin yerinde adımları cesurca atabilmeleri gerekli olduğu da muhakkaktır.

Bu yazıda banka bilançoları üzerinden anlatım yapacağım. Konuya merakı olanlar ve finans öğrencileri için iyi bir alıştırma olabilir diye düşünüyorum.



Bilançosu aşağıdaki örnekteki gibi olan bir banka tasavvur edelim, düşünelim.



Bankanın sermaye yapısı incelendiğinde "deposits" olarak adlandırdığımız mevduatın önemli bir yekun tuttuğu (%70) aşikar. Varsayalım ki kötü giden resesif ekonomide bankanın verdiği takipteki borçlardan (loans) 5 dolarlık bir kısmı elinde kalsın (non-performing loans). Böyle bir durumda bilanço defterlerini yeniden düzenleyen bankanın yeni görünümü doğal olarak şöyle aşağıdaki gibi gerçekleşir:



Burada özkaynak sermayeye (equity capital) dikkat edelim. Banka sarsıldı ama yeterince sermaye bulundurduğu için bu şoku atlatabildi. Halen ödemekle mükellef olduğu ve oklarla şekilde solda gösterilen faiz ödemelerini yapmaya gücü var. Şimdi şoku biraz artırmış olalım. Resesyon devam etmekte olsun. Bankanın eskisine ilaveten 10 dolarlık daha "loan"u (verilen borçları) "non-perform" etsin, yani değişik şekillerde kredi vs. olarak firmalara ve hanehalklarına verilen borçlar geri tahsil edilemesin. Banka bunları bilançosundan temizlemelidir (write-off). Aynen aşağıdaki yeni bilançoda olduğu gibi:



Tabi böyle bir bilançosu olan banka iflas etmiş sayılır! Devlet bu iflasın olmasını istemiyorsa bir şekilde bankanın borçlarını ödeyebilmesi için bankaya para enjekte etmelidir. Aşağıdaki şekilde, geçici bir süreliğine bile olsa, 15 dolar enjekte edilerek bankanın borçları ödenir:



Peki bu para enjekte etme uygulamasının alternatifi ne olabilir? İşte şimdi kendi bir önceki yazımızdaki plana dönelim. Bankanın (mevduat olmayan) borçları bir şekilde devlet eli ile hisseye çevrilebilir. (Mevduatlara gelince onlar da banka icin bir nevi borc ama bildiginiz gibi devlet guvencesinde oldugu icin onlari takasla hisseye ceviremeyiz.) Bankaya para veren yatırımcılar zaten paralarının riskli bir yatırımda olduğunu ilk baştan beri biliyorlardı. Takas öncesini bir kez daha verelim:



Bu da takas sonrası.



Bir düşünelim lütfen. Citibank'in 2 trilyon dolarlık varlıklarını ne kadar sermaye enjekte ederek ayakta tutmaya devam edebilirsiniz ki? Bunun yerine bankanın eldeki 400 milyar dolarlık yatırımcıya olan borçları hisse senedine dönüştürülebilir. Hem birçok faiz ödemesi yapılmasından kurtulunmuş olunur, hem de bankaya demin de bahsettiğimiz gibi sermaye biriktirilmiş olunur.

Bu yazı da böyle garip bir şey olmuş oldu. Geniş bir okuyucuya hitap edemediğimi tahmin ediyorum bu kez :) Bu da böyle olsun. Bir sonraki yazım "bankacılık niye gerekli" üzerine olucak.






Devamını okumak için tıklayınız...

05 Mayıs 2009 Salı

"Bailout" yerine "Bankaları Yeniden Yapılandırma" -1


ABD'de artık çok daha fazla kafadan bankaları, içlerine para enjekte ederek kurtarmayı bırakmak zamanının geldiği söylenir oldu. Özellikle RGE Monitor'ün de eş-başkanı Prof. Nouriel Roubini tarafından geçtiğimiz yıldan bu yana sıkça seslendirilen ve "bırakın büyük bankalar da küçük olanlar gibi batsın" olarak özetliyebileceğimiz söylem, ne Henry Paulson yönetimindeki geçmiş Amerikan Hazine yönetimini ne de henüz yeni Tim Geithner'ı ve ekibini ikna etmişe benzemiyor. Her ne kadar kapalı kapılar ardında neler konuşulduğunu ve yaşandığını tam olarak bilemesek de bu konu ile ilgili fikir yürütebilmek için dahi olmaya pek de gerek yok gibi görünüyor.

"Bankaları yeniden yapılandırma" planından bir iki hafta önce bahsetmiştim zaten. Bu yazıda bir iki ayrıntının içini dolduralım istiyorum. Bu yazımda bunu sözlü ifadelerle, bir sonraki yazımda ise teknik olarak gerçekleştirmeyi düşünüyorum.



Yeni teklif edilen özkaynakları güçlendirme planı kısaca şöyle özetlenebilir: Bankalar ihtiyaç duydukları sermayeyi (equity), kısaca bilançolarındaki yükümlülük ve borçların, sermayeye çevrilmesi (swap) ile elde edebilirler. Böylelikle banka kısa vadede gereken faiz ödemesi yerine, varlıklardaki olası kayıpları karşılamak üzere sermaye biriktirebilir. Bu durumdaki bilanço, bankayı mali yönden olası risklere karşı çok daha güçlü kılacaktır. Zaten düşünüldüğünde, batmanın eşiğinde olan bir şirket de, tipik olarak mahkeme ve hakim tarafından böyle bir muameleye tabi tutulur. İnsaflı olan çözüm de budur. Gerçekten de batmakta olan bir bankanın borç yükünü banka ile hiçbir direkt ilgisi olmayan vergi veren halk mı, yoksa bankayla yakın ilişki içerisinde olan ve borç vermiş yatırımcılar mı taşımalıdır? Cevap apaçık ortada. Halkın vergi parası ile bankayı kurtarmak kesinlikle etik ve adaletli değildir.

Burada önemli olan, yukarıda girişte de değinmiş olduğumuz sorunun cevabıdır. Tekrarlıyalım. Madem problemin böyle kısa ve etkili bir çözümü var, niye uygulanmıyor? Tahmin edebileceğiniz gibi bankaya borç veren yatırımcılar alacaklarının borç statüsünden hisse senedi statüsüne çevrilmesinden hoşlanmazlar ve istemezler. Örneğin 2 trilyon dolarlık varlıklara hükmeden Citigroup'un 400 milyar dolara yakın uzun vadeli ikincil borç kağıtları vardır. Bunların yarısının bile hisseye çevrilmesi bankayı fazlası ile sağlam özkaynaklı bir banka yapmaya yeter. Ama denetleyiciler ve siyasetçiler buna yanaşmıyor. Ortada ciddi lobicilik faaliyetlerinin olduğu muhakkak. Peki bu uzun vadeli borç kağıtlarını kimler ellerinde tutuyor? Hedge fonları, sigorta fonları ve emeklilik fonları türü uzun vadeli yatırım yapan kurumlar. İş anlaşılan çok karışık zira hiçbir politikacının açıkçası insanların emeklilik fonları ile ilgili doğru bile olsa sorumlu bir tavır alması herhalde en azından hemen beklenemez. En azından ABD'de.

Olayın hukuki boyutu ile bitirelim. İngilizce "Conservatorship" olarak adlandırılabilecek bu sermaye yapılandırmasında şirketin kontrolü bir süreliğine devlete geçer. Yani bir nevi kamulaştırma da diyebiliriz. Tabi herkes biliyor ki çürük mal, o veya böyle isimlendir yine çürük maldır. El koyan otorite dolayısıyla bir an önce başarısız olan üst yönetimi kovar. Borçlar üstte bahsedildiği şekilde tekrar yapılandırılır, ve banka işlemlerine devam eder. Eğer şayet toksik varlıklar beklendiği gibi kötü durumda değillerse bankanın hisselerinin değeri yükselir ve borç kağıtları zorla sermayeye çevrilen yatırımcılar sonuç itibarı ile bu işten kazançlı olurlar. Aslında ABD'de denetlemeden sorumlu kuruluşlar bunu küçük bankalar için her hafta yapıyorlar. Ama iş büyük bankalara gelince değişiyor. Reçeteler ve standart prosedür uygulanamıyor.

Bir sonraki yazımda da bu hikayeyi teknik olarak anlatıcam. Çünkü lafla olunca biraz havada kalıyor. Aşağıdaki video yine İngilzce'ye hakim okuyucu için koyuyorum.




Devamını okumak için tıklayınız...

01 Mayıs 2009 Cuma

Bankacılığın Sıkıcı Olanı Makbuldür !


Geçtiğimiz 24 Nisan Cuma akşamı, Amerikan PBS televizyon kanalının düayeni Charlie Rose'un sunduğu programın konuklarından olan, 2001 Nobel İktisat Ödülü sahibi Joseph Stiglitz'in, o akşam sarfettiği bir sözü var ki harikaydı: "Banking is supposed to be a boring business". Bana çok vurucu geldi. Tercümesi herhalde şöyle olsa gerek: "Bankacılığın sıkıcı bir iş olmasi beklenir."

Hürriyet'in genel yayın yönetmeni sevgili Ertuğrul Özkök'ün de diline pelesenk ettiği tabirle, Stiglitz'in "bu sözünü nasıl anlamamız lazım?" Yani bankacılık sektörünün, geleneksel çizgisi olan "hanehalklarından mevduat toplama ve bunu krediye ihtiyacı olan firmalara dağıtma" fonksiyonundan uzaklaşmış olmasına, nükteli bir eleştiri olarak mı anlıyalım? İnceden inceye Columbia Üniversitesi profesörü Stiglitz bankacıları aşırı riskli ve fantastik işlere bulaşmalarına mı kızıyor?


Finans sektöründe faaliyet gösteren bankaların yöneticileri, seçtiğim sözcükleri mazur görün, alavere dalavere türü işlemleri yapmaya ve kolay yoldan büyük miktarlar kazanmaya pek meraklıdırlar. Yine bugün iş piyasalarına baktığınızda en zeki yetenekli gençlerin genel olarak finans piyasalarında çalışmayı hayalettiklerini görürsünüz. Yani adeta "Finans IN, mühendislik OUT" oldu. Peki durum her zaman böyle mi idi?

Evet, bankacılık eskiden beri sıradan ve sıkıcı bir meslek idi gibi gelir insana. Mevduatı, faiz adı verilen belli bir ücret karşılığında toplayan bankalar, bu toplanan fonları da müşterileri olan firmalara daha yüksek bir faiz ücreti karşılığında ödünç verirlerdi. Bankaların böyle olunca finansal raporları oldukça monoton ve basit idi. Gelir-gider tablosunda faize dayalı gelir ve gider kalemleri yer alır ve karlar ona göre hızlıca belirlenebilirdi. Yine banka almış olduğu riski az çok tahmin edebilirdi.

1970'lerden bu yana teknoloji ve iletişimdeki gelişmelere paralel olarak finans piyasalarında yenilikler oldu. "Finansal mühendislik" adı altında yeni finansal ürünler dizayn edilmeye başlandı. Bu sektördeki rekabet iyiden iyiye arttı. Örneğin "yatırım fonları" (mutual funds) geliştirildi ve yatırımcılar bu türden çeşitlendirilmiş (well diversified) portföylere daha ucuza ulaşma imkanına sahip oldular. Bütün bu gelişmeler bankaların aleyhine oldu denebilir. Bankalar artan rekabet ile beraber faiz marjından elde ettikleri karlarını düşürmek durumunda kaldılar. Yukarıda bahsetmiş olduğum geleneksel kazanç yolları tıkanınca ek gelirler peşinde koşmaya başladılar. Bilanço dışı yatırımlara girişen bankalar faiz üzerinden kazanç yerine daha çok komisyonlara ve verilen garanti mektuplarına dayalı ücret karşılığı kazanç elde etme yollarına giriştiler.

Buraya kadar çok masum görünen şeyler zamanla değişti zira bilanço dışı türevsel enstrümanlar ortaya çıktı. Sanırım Stiglitz bankaların günümüzde gırtlaklarına kadar "bilanço dışı türevsel işlemelere bulaşmasının yanlış olduğu" ile ilgili kaygısını ifade etmeye çalışıyor bu başta zikrettiğim sözlerde. Maksadı, faiz oranı ve piyasa risklerini azaltmak ve "hedge" ederek kontrol altında tutmak isteyen bankerler için, bu türevsel enstrümanlar tam aradığınız şeylerdir. Ancak aynı enstrümanlar eskilerin deyimiyle "tabiri caiz ise" kumar oynamak isteyen bankerler için de en ideal bir yöntemdir. Ne yazık ki halihazırdaki [finansal] sistemde, yönetici pozisyonundaki bankacıları risk almaya teşvik edici kurallar olduğu sürece, "forwards, futures, options, and swaps" olarak sınıflandırılan bu türev enstrümanlar riski azaltmaktan çok, riski artırmaya yönelik olarak kullanılmaya devam edilecek gibi görünüyor.

Kastettiğim riske teşvik eden başlıca mekanizma tahmin edebildiğiniz gibi bankerlerin maaş ve tazminatları. Banka olağan bir kar veya hatta zarar elde ettiğinde banker standart maaşını alır. Banka olağan dışı olarak adlandırılan karlar elde ettiğinde ise bankerler yönettikleri bankaların hisselerini ve ek ücretler alırlar. Yani bankerler fazladan risk alıp para kaybettiklerinde cezalandırılmadıkları bir sistem. Böyle bir ortam doğal olarak aşırı bankerler için aşırı riskler almayı ve adeta kumar oynamayı yöneticilere teşvik eder.

Aşağıdaki benzetme az önce aklıma geldi. Aslında tam uymuyor ama yine de eğlenmeniz dileği ile koyuyorum: Nasıl olsa banka yöneticileri de Türkiye Süper Ligindeki teknik direktörler gibi az bulunur değiller mi? Denizlispor olmasa, Manisaspor, ordan Eskişehirspor, bir de bakmışsınız her sezon aynı insanlar dönüp dolaşıyor. Bu bizim takımı o öbürünü çalıştırıyor bu yıl, öbür yıl yer değiştiriyorlar..

Çözüm radikal ve basit olmalı diyorum. Bankerlerin maaşlarına maksimum tavan konması lazım. Öteki türlü fahiş fiyatların ve aşırı risklerin önüne pek geçilemeyeceğine banziyor... Örneğin ABD'de zikredilen rakam 500,000 dolar civarında. Şu anda alınan maaşlar ise bunun 10 ile 100 misli arasında değişiyor Amerikan piyasasında. Anlıycağınız bu işi para için değil saygınlık ve onur için yapacak insanlara ihtiyaç var. Eğer haberler doğruysa aynı Arsene Wenger gibi...

İngilizceye vakıf okurlar için yukarıda bahsettiğim programın videosunu aşağıya koydum. Eğlenmeniz dileği ile...




Devamını okumak için tıklayınız...

26 Nisan 2009 Pazar

Dibi Gördük Diyemem, Kriz Daha da Derinleşebilir


Borsalar altı haftalık yükselişin ardından geçen hafta yatay bir seyir izledi. 9 Martta Dow Jones endeksinde 6547 seviyesinden baslayan ralli 17 Nisanda 8131 puana ulaştı. Böylece Dow Jones yatırımcısına altı hafta gibi kısa bir sürede % 24'e yakın kazanç imkanı sundu. ABD'de kritik bilanço döneminde korkulan olmadı (Ya da olmamis gibi yapildi. Bu konuyu asagida isleyecegim). Dünya borsaları haftalık bazda büyük kayıplar vermeden yoluna devam etti. Tum bu gelismelerin neticesi olarak, finansal piyasalarda en kötünün geride kaldığını düşünenlerin sayısı artık daha fazla. Sesleri daha az duyulur hale gelse de, yükselişi gerçekçi bulmayanlar, kotu gunlerin henuz bitmedigini dusunenler de var. Ben de henuz dibe ulasildigini soylemek icin cok erken oldugunu dusunenler arasindayim. Hatta onumuzdeki aylarda (Mayis, Haziran ve Temmuz) finansal piyasalari daha buyuk felaketlerin bekledigine dair cok guclu endiseler tasimaktayim. Kisaca nedenlerini aktarayim.


Oncelikle son haftalarda gorulen ralli daha onceki bir cok finansal krizde de gorulen bi davranis seklidir. Uzun suren ayi marketlerinde (dususte olan piyasalar finanscilar arasinda "bear market" olarak tabir ediliyor) bu tip ralliler siklikla gorulen bir durumdur. 1997 Asya krizinde, daha sonra Rusya'nin 1998 deki iflasinda ve 2001 ABD'nin yasadigi resesyon donemlerinde de finansal piyasalar 3 hafta 5 hafta suren cikis rallileri yasamislardir. Dolayisiyla sadece borsa endekslerindeki ralliye bakarak finansal krizde dibi gordugumuzu ve cikisa gecildigini soylemek yanlis olur. Bu tip bir cikisin yaninda temel gostergelerde de duzelme varsa ancak o zaman gercek bir iyilesmeden soz edebiliriz. Temel gostergelere baktigimizda ise henuz dibi gormus bir piyasa fotografi ortaya cikmiyor:

Oncelikle, krizin baslangicindaki en temel faktor olan meskun emlak fiyatlarinda dusus durmus degil, yeni meskun emlak satis rakamlarinda kipirdama yok. Ustune ustluk meskun emlak piyasasindaki sikintilar ticari emlak piyasisina da sicrama isaretleri vermekte. Ticari emlak sektorunden geri donmeyen kredi (non-performing-loan) oraninda ciddi artislar bekleyebiliriz.

Gelelim basta da degindigim ilk ceyrek bilanco sonuclarina. Bankalarin acikladigi kar rakamlarini temel bir duzelme isareti olarak algiliyanlar var. Oysa bu rakamlar tam bir aldatmaca. Bunlar denetleyici kurumlarin "piyasaya ayarli muhasebe" ("Marked to Market") kurallarinda sagladiklari esneklik sayesinde, piyasalara guven verme amacli bir operasyonun sonucu olarak ortaya cikan rakamlardir. Aktiflerin piyasa fiyatlarina gore ayarlanmadigi muhasebe sonuclari hicbir anlam ifade etmez. Bankalarin bilancolarindaki zehirli aktifler ("toxic assets") diye tabir edilen ve alicisi olmadigi icin fiyatlandirilamayan varliklari, bankalar kendi istatistiki ve finansal modellerine gore fiyatlandirma yoluna gitmektedirler (Bu modellerin ne kadar basarili olduklarini yeterince ogrendik). Bu aktiflerin bilancolardan nasil ve ne zaman temizlenecegi, federal hukumet tarafindan sunulan planin basarili olup olmayacagi ise henuz tam bir muaamma.

4 mayista bankalara uygulanan stres testlerinin sonucu aciklanacak. Stres durumu olarak, yani en kotu senaryo olarak, issizligin %10.3 e ulasmasi, emlak fiyatlarinda %22 lik dusus ve ekonominin %3.4 kuculmesi varsayimlari kullaniliyor. Bu en kotu senaryo gerceklesirse banka bilancolarinda nasil bir degisiklik olacagina bakiliyor. Soylermisiniz bana bunlar ne bicim en kotu senaryo? Nobelli iktisatci Stiglitz'e gore bunlar stres senaryosu degil olsa olsa ortalama senaryolar olabilir. Aynen alintiliyorum. "These certainly are not the worse numbers one can imagine. They are sort of the median, but stres is a stres it is not where the average is."

Sonuc: Henuz iyimser yorumlar icin cok erken oldugunu dusunuyorum. Hatta mayis, haziran, temmuz doneminde yeni finansal felaketlerin gerceklesme olasiligi oldugunu dusunuyorum. Tum kalbimle yaniliyor olmayi dilerim.

Devamını okumak için tıklayınız...

İmparatorlukların Çöküşü ...


Osmanlı tarihini en azından kuruluş ve yükseliş dönemleri itibarı ile çok iyi biliriz. Kazanılan askeri ve siyasi başarılar Osmanlıların 15. ve 16. yüzyılda dünyanın süper gücü mesabesine çıkmasına neden olmuştur. Şöyle bir düşünün ki 1396'da Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezit komutasındaki Türk ordusu, daha henüz İstanbul'u bile fethetmemiş olmasına rağmen Niğbolu Savaşı'nda Avrupa'nın birçok devletinin ordularının birleşerek biraraya getirdikleri kocaman Haçlı ordusunu bozguna uğratabilmekteydi. Bu durum nerdeyse 1683'teki Viyana bozgununa kadar sürdü. O zaman bile Osmanlılar ancak ciddi takviye kuvvetleri ile desteklenmiş birleşik Avrupa ordularına yenilmişti.


Osmanlı Devleti'nin bu askeri ve politik başarılarında hiç şüphesiz mali ve finansal sorumluluk, kontrol ve iktisat (ekonomi) büyük bir rol oynamakta idi. Süper bir güç olan bu ülkenin parası ciddi olarak değerli idi ve bunun ötesinde yüzyıllar boyunca (ta ki 18. yy'a kadar) değerini koruyabiliyordu. Osmanlının her sahada başlıyan düşüşü özellikle mali ve ekonomik sektörde tam bir felaket oldu. Osmanlı Devleti ilk kez 1853-6 yılları arasında cereyan eden Kırım Savaşı sırasında borçlandı. Ardından gelen 20 yıl gibi kısa bir süre içerisinde onlarca kez tekrar borçlandı. En son 1877-8 yıllarındaki Osmanlı-Rus Savaşı bardağı taşıran damla oldu ve Osmanlı bırakın aldığı yabancı borçları bunların faizini bile ödiyemez hale geldi. Bundan sonrası malum, yıkılışa kadar götüren süreç. Alınan borçların akıllı bir şekilde kullanılamaması ve iinanılmaz bir borç alma alışkanlığı bunda en önemli etkenler oldu.

Elbette o zamanki şartların zorluğunu bilmeden 150 yıl sonra böyle ahkam kesmek insafsızca görülebilir. Ne var ki her ne olursa olsun ortaya çıkan tabloda mali ve ekonomik sıkıntıları olan imparatorlukların sonlarının geldiğinin göstergesidir. Özellikle borç veren ülke konumundan borç alan konuma gelmiş olmak ciddi sorunların işaretçisidir.


İlginç bir örnekle bu mevzuyu bir şekilde bağlayıp neticelendireyim. Birleşik Krallık (İngiltere) tartışmasız 18. ve 19. yüzyılın en güçlü imparatorluğu idi. Dünya topraklarının 4'te birine sahip, "üzerinde güneş batmaz bir ülke". Müthiş bir donanma ve askeri güç. Düşünün bir kere 1750 yılında: Amerika kıtasında ciddi topraklar (ki bunlar sonradan 1789'da ABD oldu); Hindistan yarımadasının nerdeyse tamamı; koca kıta Avustralya (hatta bugün bile kraliçeye bağlı!); Afrika kıtasında Mısır ve güney afrika gibi stratejik sahalar; Atlantik, Pasifik ve Hint Okyanusunda sayısız ada bu imparatorluğun kontrolünde idi. İnanılmaz bir zenginlik ve servet. Ve aradan 100-200 yıl geçmeden bunların önemli oranda yitirilmesi... Bu nasıl olur?

Osmanlıların çöküşündekine çok benzer sebepler gözümüze çarpıyor İngiliz imparatorluğunun çöküşünde. Esasen İngilizlerin 1815'te Napolyon komutasındaki Fransız ordusunu Waterloo'da yenmesinden itibaren 1914'te 1. Dünya Savaşı'nın başlıyacağı zamana kadar tarihçiler bu asırlık devreye (1815-1914) "Britanya'nın İmparatorluk Asrı" olarak adlandırırlar. Ne var ki 1. Dünya Savaşı'ndan muzaffer olarak çıkmış ve Osmanlı ve Almanların topraklarına konmuş olmasına rağmen İngilizler ağır ekonomik yükümlülüklerin altına girmişlerdir. İlk kez iktisadi anlamdaki darboğazlar özellikle dost/rakip ABD'den borç alınmasını zorunlu kılmıştır. Bütün bunlara 2. Dünya Savaşı tuz biber ekmiştir adeta. Yine İngilizler her ne kadar savaştan galip çıkmış ve inanılmaz boyutta topraklarını genişletmiş olsalar da Osmanlının son zamanlarındaki gibi borçlarını ödiyemez hale gelmiş olmaları sonun başlangıcı olmuştur onlar için. Savaşın sona ermesinden henüz 2 sene sonra Hindistan elden çıkmış, ardından gelen 20 yıl içerisinde Ortadoğu ve Afrika'da birçok koloni mali yetersizlikler dolayısı ile elden çıkmıştır.

Günümüzde bile bundan alınması gereken dersler olduğu muhakkaktır. Bir ülke ne kadar güçlü olursa olsun, varlığını devam ettirmesi başka ülkelerin borçlarını finanse etmesine bağlı oluyorsa onda sıkıntı var demektir. Süper bir gücün bütçe açığı ve cari açıklar vermeye tahammülü olamaz. Fareed Zakaria'nın son kitabı "The Post American World" bu bakış açısıyla okunabilir. Yine son zamanlarda sıkça haberlerde okuduğumuz, dünyanın gelişmekte olan devletlerinin önemli güncel meselelerde daha fazla söz sahibi olmak istemeleri bundandır. "Süper güçlerin" buna izin vermesi de artık gücün daha fazla dağılması ile açıklanabilir...

Bu da hafta sonu karışık keyifli bir Pazar yazısı oldu benim için.. Hoşçakalın...

NOT 1: Osmanlı iktisat tarihi, para biriminin değeri vs. ile ilgili bilinen en iyi akademik çalışma halen Boğaziçi Üniversitesinde iktisat tarihi profesörü ve aynı zamanda Orhan Pamuk'un da ağabeyi olan Şevket Pamuk'un "A Monetary History of the Ottoman Empire" adlı kitabıdır. Bu konulara merakı olanlara şiddetle tavsiye ederiz.

NOT 2: Kırım ve Rus savaşlarının tarihlerini (1853-6 yerine 1953-6 ve 1877-8 yerine 1977-8) yanlış girmişim, düzelttim.

Devamını okumak için tıklayınız...

24 Nisan 2009 Cuma

Paradoks: Sorunlu ABD ekonomisi, Güçlü Dolar


ABD ekonomisi ve finans piyasalarının içinden geçmekte olduğu dar boğaza rağmen, geçtiğimiz birkaç aydır, Amerikan dolarının zayıflamadan güçlü kalabilmesi hepimizi ve daha birçok analisti şaşırtıyor. ABD'nin cari hesap açığını düşürebilmesi için en azından orta vadede doların değerini aşağıya çekmesi gerekiyor ki ihracat ürünlerinden elde edilecek hasılat yükselsin ve cari açık kapatılabilsin.

Kısa dönemde ise yatırımcılar özellikle dünya ekonomisinin içinden geçmekte olduğu bu zor durumlarda, İngilizce "fly to safety" olarak adlandırılan, güvenli olarak gördükleri finansal mecraları tercih ediyorlar. Dolayısıyla ABD dolarına hala kısa vadede ragbet oluyor ve olacak. Açıklayalım.


Bütün olumsuz ekonomik ve finansal göstergelere rağmen Amerikan doları göreceli olarak diğer Avrupa bölgesi ve Japonya vs diğer yatırımlardan daha güvenilir bir portre çiziyor. Bu cümlemizdeki anahtar kelime "göreceli" olma olgusu. Evet ABD'de işler kötüye gitmesine rağmen dünyanın geri kalan kısmı ondan da kötü olunca ABD doları göreceli olarak değerli olmuş oluyor.

Elbette ABD, para birimi doların değerini düşürmesi gerekicek zaman içinde yukarıda belirttiğim gibi. Bununla birlikte Avrupalılar da aynı sıkıntıyı yaşıyorlar ve onlar da paralarının değerini düşürmeye çalışıyorlar ki uluslararası ticarette daha iyi rekabet edebilsinler ve daha fazla mal ve hizmet ihraç edebilsinler. İşin ilginci benzer kaygıları Japonya Yen için ve Çin de Yuan için düşünüyor. Oyunun böylece oynanma şeklinin garipliği ortada. Bu adeta derslerde yeni finans öğrencisine gösterdiğimiz "Kazananın Lanetlenmesi" (Winner's curse) durumuna benziyor. (Bir ara fırsatım olursa bu konuda da yazabilmeyi isterim.)

Şimdi gerçekliğe dönelim. Elbet ABD, Çin'in parasını bu ortamda devalue etmesine izin vermiyecektir. Böyle bir durumun gerçekleşmesi söz konusu olursa, kendi mallarını korumak gayesine matuf korumacı bir yabancı mal vergisi (retaliate with a protectinist tariff) şeklinde misilleme yapıp karşılığını vereceği muhakkaktır. Bu da zaten Dünya ticaretinin tıkanması olur. Londra'daki G-20 zirvesinde de belirtildiği üzere dünya devletleri kendi kendilerini topuklarından vurmak istemezler.

Laf lafı açıyor, fazla dağıtmadan konumuza geri dönelim. Bütün ülkeler para birimlerinin bu ortamda güçsüz olamsını isteselerde ekonomik "denge" (equilibrium) durumunda hepsi birden zayıf olamaz. Görecelilik esastır. Fiyatlar düzey olarak anlam ifade etmezler. Birbirlerine karşı olan oran itibarı ile bir karşılıkları vardır. Zaten ekonomi master/doktora öğrencileri malların fiyatlarını mutlak olarak değil, "numeraire" malın fiyatı cinsinden göreceli olarak hesaplamasını çok iyi bilirler.

Dolayısıyla başta sorduğumuz soruya geri dönersek, ABD doları göreceli şartlar itibarı ile şu an için güçlüdür. Çünkü inanılmaz oranda dünya piyasalarında güvenilir AAA dereceli varlıklara ihtiyaç ve talep duyuluyor. Tabi bu demek değil ki ABD hazine tahvil ve bonoları hep AAA olarak derecelendirilecek. İleride bu yatırımların da dereceleri düşürülebilir. Ama görünen o ki, zaten Prof. Roubini de bu fikre sahip, "US Tresury bills and bonds" olarak adlandırılan finansal araçlar 1 derece aşağıya çekilmesi durumunda Avrupa hazine kağıtları 2-3 derece birden aşağıya çekilmiş olurlar.

Baştaki soruya dağıtmadan bir kez daha geri dönelim. Evet ABD doları kısa vadede değerli olmaya devam etse de orta vadede değer kaybedeceği muhakkak. Dolayısıyla orta ve uzun vadede dolara yatırım yapmayın. Kısa vadede ise doların güçlü olmaması için bir neden yok.


Devamını okumak için tıklayınız...

23 Nisan 2009 Perşembe

Banka Kurtarma Operasyonları Rafa Kalksın Mı?


Amerikan Kongresi 3 gün önce oldukça ilginç, genel ekonomik görünüme ilişkin bir açık oturuma ev sahipliği yaptı. Bu toplantı Türkiye'nin biraz da yoğun gündemi arasında gözden kaçtı diye düşünüyorum. Buradan bu toplantı ile ilgili ilginç notlarımı aktarmak istiyorum.

MIT'den iktisatçı profesör Simon Johnson, Columbia Üniversitesi'nden Nobel ödüllü iktisatçı profesör Joseph Stiglitz ve Amerikan Merkez Bankası Federal Reserve'ün Kansas City şubesi başkanı Thomas Hoenig isimli ünlü iktisatçılar, hükümetin sorunlu Amerikan bankalarını kurtarması ile ilgili tartıştılar ve düşüncelerini kamuoyu ve kongre üyeleri ile paylaştılar. Üzerinde ittifak etmişçesine söz alan Prof. Stiglitz ve Prof. Johnson, hukumetin bu ne yaptığını pek de bilmeyen kör-topal korumacı uygulamalardan bir an önce vazgeçmesi gerektiğini açıkça belirttiler.


Zaten global finansal krizin "Dr. Doom" lakaplı ünlü iktisatçısı Roubini de benzer açıklamaları aylardır yapıyordu. En az 2000 Amerikan bankasının batması gerektiğinin ısrarla belirtiyordu. ABD'de toplam 8000 civarında mevduat bankası olduğu düşünüldüğünde bunun 1/4 oranında müthiş bir miktara tekabül ettiği anlaşılır. IMF'nin bu ay yayınlanan en son "Dünya Ekonomik Durum" raporunda da önceki günlerde belirttiğimiz gibi, finans kurumlarının toksik olarak adlandırılan varlıklara bağlı "write-down" kayıpları da, bir yıl öncesinde düşünülenin yaklaşık 4 misli olarak 4 Trilyon dolar düzeyine ulaştığı tahmin ediliyor. 2 yılda bu miktar bir kayıp dünya üretiminin %5'ini aşan bir oran. Zaten revize edilen büyüme oranları da bunu açıkça ortaya koyuyor: 2009 yılı için dünya ekonomik olarak 2. Dünya Savaşı'ndan bu yana ilk kez küçülecek, hem de %1.3 oranında. Gelişmiş ülkelerde bu oran %3.8 olarak tahmin ediliyor.

Obama yönetiminin başı çektiği ve sistemik riske neden olabilecek bankaların denetimci kuruluşlar tarafından hızlı bir süreçte el koysına izin verecek bir tasarı üzerinde ise Amerikan Kongresi çalışmalarını sürdürüyor. Hazine Sekreteri Geithner özellikle bundan sonra büyük çaplı ekonomik ve finansal sorunları erken safhada elimine edebilmek için bunun şart olduğunu vurguluyor.

Öte yandan ise banka denetleme ve düzenleme kuruluşları 19 büyük banka üzerinde yaptıkları ve "stres testi" adı verilen deneylerini sürdürüyorlar. Rutin hale gelmiş bulunan ve uygulanan metodolojisi itibarı ile gizlilik içeren bu öalışmalar ile bankaların iyi düzeyde özkaynaklara sahip oldukları vurgulanmak isteniyor ki bu da finans piyasalarında bu aralar sıkça aranan olumlu sinyaller göndersin. Bilindiği üzere finans piyasaları iyi haberler ile yükselişe geçerken, kötü haberler dolayısıyla hızlıca düşüşe geçebiliyor.

Peki bankalara bundan sonra ne yapılabilir? Bu problemler temizlenir mi? Ekonomist Hoenig'in teklifi Kongre'deki açık oturumda diğer konuşmacıların da onayını aldı. Kısaca:
1. Devlete bağlı denetçi kuğuluşlar geçici bir süreliğine banka olmayan finansal kurumlara el koymalı.
2. Yönetim değiştirilmeli.
3. Hisse sahiplerinin zarar etmelerine izin verilmeli.
4. Toksik varlıklarından temizlenmiş finansal kurum tekrar özel sektöre satılmalı.

Teklif gecikmiş olmakla birlikte oldukça makul görünüyor. Politikacıların bunu onaylayıp kanunlaştırabilecekleri üzerinde ise şüpheler var. Bana oldukça makul gelen bir plan. Vergi veren vatandaşın parasının nereye çarçur edildiğinin belirsiz olduğu bir vaziyette bu şekilde geçici bir süreliğine devletleştirmek makul görünüyor. Bu devletleştirmeden sonraki özelleştirme geçişindeki süreç uzun olur mu? Yanıtın "hayır" olduğunu söyledi Roubini HongKong'daki bir yemekli konuşmada. Zira örneği var. Temmuz 2008'de iflas edip el konulan IndyMac Bankası, devlet isteyince 6 aydan kısa bir süre içinde varlıkları temizlendikten sonra, müşterisi bulununca Aralık 2008'de tekrar özel sektöre satıldı.

Özetin özeti: Bu 3 saygın ekonomist şöyle düşünüyor: "Bırakalım, piyasa kendi kendisini disiplin etsin. Sıkıntılı bankalar kontrollü bir şekilde batmasına izin verelim ve en kısa sürede tamir edip piyasaya çıkartalım."

Bugünkü yazımız biraz teknik oldu. Sizi biraz olsun eğlendireceğini ve keyfinizi kısa bir süreliğine bile yerine getirecek ufak bir video var şimdi de. Keyifle izleyin..




Devamını okumak için tıklayınız...

21 Nisan 2009 Salı

IMF'nin En Yeni "Global Finansal İstikrar Raporu" Yayınlandı


IMF'nin Nisan 2009 sayılı bu yeni istikrar raporu sabırsızlıkla bekleniyordu. Özellikle Türkiye'ye oldukça sık bir şekilde atıfta bulunan rapor, dünya ekonomisi için çok da parlak bir resim çizmiyor. Özellikle 2008 senesinde artarak yoğunlaşan finansal krizin toplam maliyetinin 4 trilyon doları bulabileceği söyleniyor. Bu tabi dünya ölçeğinde yıllık toplam üretimin 40-50 trilyon dolar olduğu düşünüldüğünde korkunç bir rakam. Yani krizin boyutlarını ortaya seriyor ve bunun temizlenmesinin yıllar alabileceği ile ilgili şüphesiz önemli ipuçları veriyor.


Raporun PDF formatına IMF web sayfasından ulaşmak mümkün. Zaten 2 hafta önceki yazımda bu raporun nasıl okunabileceği ile ilgili "kılavuz" bilgiler vermiştim. Yeni göstergelere bakıldığında henüz ciddi bir iyileşmenin olduğunu söylemek mümkün görünmüyor. Bilakis krizin etkilerinin daha fazla hissedildiği görülüyor. Bunun için rapordaki ilk şekle (Figure 1.1) bakmak yeterli. Global Finansal Harita adını alan bu şekil, bize Ekim 2008 (6 ay öncesi) ile karşılaştırıldığında finansal sistemde her türlü riskin artmış olduğunu ve buna karşın parasal göstergelerde ciddi oranda daralma olduğunu gösteriyor.

Rapor üzerinde çok konuşulacak. Muhakkak göz atın.

Devamını okumak için tıklayınız...

20 Nisan 2009 Pazartesi

Erkekler ekonomik krizde 4 kat fazla işsiz kaldı !


Financial Times'ın bugünkü sayısında çok ilginç ve bir o kadar da dramatik gerçeğin farkına varmış olduk. ABD'deki finansal krizin başlangıcından bu yana 5 milyonu aşkın çalışan işini kaybetti ve bu rakamın yüzde 80'ini erkekler oluşturuyor. Peki bu durumu nasıl izah etmeli. Birkaç izah getirmek mümkün.


Financial Times gazetesinde çıkan "Men bear the brunt of jobs lost in recession" başlıklı haber bize kriz ile ilgili çok ilginç ipuçları veriyor. (Zaten burdaki resmi de aynen onların sayfasından aldım ;) Son istatistikler ile birlikte ABD'de erkekler arasındaki işsizlik oranı %8.8'i bulmuş görünüyor. Buna karşın bayanlar arasında işsizlik oranı %7'de kalmış durumda. Hal böyle giderse ABD'de çalışan kadınların sayısı erkeklerinkisini geçebilir.

Erkeklerin daha fazla iş kaybetmesinin en önemli nedeni özellikle ekonomideki erkek-egemen sektörlerin krizden çok daha fazla etkilenmiş olması geliyor. Bu sektörlerin başında da inşaat ve imalat sektörleri geliyor. İnşaat sektöründe çalışan her 10 işçiden 9'u erkek iken, imalat sektöründe çalışan her 10 işçiden 7'sinin erkek olması dikkat çekiyor. Sadece bu iki sektörün krizin başlangıcından bu yana 2,5 milyon çalışanın işine mal oldu. Yani bütün kaybolan işin nerdeyse yarısı. Oysa kadınların daha dayanıklı ve istikrarlı sektörlerde daha çok yoğunlaştıkları biliniyor. Özellikle de sağlık ve eğitim sektörleri bunların başında geliyor. İnsanların eğitim ve sağlık ihtiyaçlarının azalması beklenmediğine göre bu sektörlerin en az krizden etkileniyor olmalarına pek şaşmamak gerek.

Bu istatistikler ne anlam ifade ediyor derseniz eğer, cevap çok basit. ABD'de daha fazla hanehalkları geçimleri için kadaınların gelirlerine bağlanmış durumdalar. İşin kötüsü kadınlar erkeklere oranla ABD'de %20 daha az maaş alıyorlar. Bunun üstüne bir de borsada varlıklarının eridiğini gören ailelerin de trajedilerini eklerseniz çok daha fazla ailenin bu resesyondan daha fazla etkilenmekte olduğunu anlamak zor olmaz.

Son bir kötü haber de ne yazık ki ekonomik resesyon resmi olarak bitti dedikten çok sonra ekonominin iş üretmeye başlıyabilmesi. ABD'deki 2001 krizi resmi olarak bittikten ancak 1,5 sene sonra işsizlik oranları artmaya başlamıştı. Yani iyi bir ihtimalle kriz 2010 başı gibi sona ermiş olsa bile 2011'den önce işsizlik oranlarının düşmesini beklemek hayalperestlik olur.

Bu da işin şakası: Özellikle gururlarına düşkün ve "ekmek parasını eve getirme" görevi olduğunu düşünen ev reisleri için eşlerinin paraları ile geçiniyor olmak tabi zor yutulur bir lokma.

İyi bir iş haftası diliyorum hepinize.

Devamını okumak için tıklayınız...

18 Nisan 2009 Cumartesi

"'Krugman, Türkiye İflas Riski Taşıyor' dedi" Kuyruklu Yalanı


Dünkü gazetelerde yer alan Nobel ödüllü ekonomist Paul Krugman’ın iflas riski taşıyan ülkeler arasında Türkiye’yi de saydığı şeklindeki haberler oldukça ses getirdi. Haberi okuduğum anda şaşırdım ve "nasıl olur?" dedim. Sen de mi Krugman? Eksik olmasın yeterince çığırtkan bir kriz lobimiz zaten var. Zaman zaman yurtdışından da destek alarak Turkiye'yi "kendini besleyen kehanetlere" kurban etmek icin var güçleriyle calışan içimizdeki Irlandalı'larımız var. Ama Krugman gibi önemli bir bilim adami nasıl olur da Turkiye'yi iflas riski olan ülkeler arasinda gösterir? Inanamadim. Çok üzüldüm. Neyse ki üzüntüm uzun sürmedi, cünkü haberin gerçek olmadığı kısa süre sonra ortaya çıktı. Peki gerçekte ne oldu? Krugman ne dedi?


Krugman Turkiye demedi. Haber Fransa'da yayinlanan bir gazeteden alinmaydi. Basınimizda yer alan haberdeki hatanın ise bir çeviri yanlışlığından kaynaklandığı ortaya çıktı. Fransız gazetesinde Fransız bir editörün imzasıyla yer alan haberde Krugman’ın sözlerinin yer aldığı fakat Krugman'in iflas riski tasiyan ulkeler arasinda Turkiye'yi saymadigi, fakat bu sözlerin ardından editör tarafından yapılan yorumda “Uzmanlar Türkiye’nin de aralarında yer aldığı bazı ülkelerin iflas riski taşıdığına dikkat çekiyor” denildigi, editorun haberdeki bu ifadesinin Krugman’ın sözleri olarak algılanarak hatalı çevirildiği belirtildi.

Boylelikle bu haberin, sahte oldugu, yalan oldugu, iftira oldugu, sahtekarlik oldugu, en hafif ifadeyle beceriksizlik oldugu cok gecmeden anlasildi. Benzer haberlerin surekli belli cevreler tarafindan pompalaniyor olmasi tabiki ihmalden cok kasit suphelerimizi besliyor.


Devamını okumak için tıklayınız...

16 Nisan 2009 Perşembe

Acı Kayıp: Salih Neftçi Vefat Etti


Değerli hocamız Salih Neftçi'yi kaybettik. Hem şahsım adına hem de EkonomiG ailesi olarak hocamıza rahmet, ailesi, yakinlari ve sevenlerine başsağlığı diliyoruz.

Galatasaray Lisesi ve ODTÜ Ekonomi mezunu olan Salih hoca, doktorasını University of Minnesota'da yaptı. George Washington ve Columbia üniversitelerinde dersler verdi. Salih hocamizin "An introduction to Mathematics of Financial Derivatives" ve "Principles of Financial Engineering" kitaplari ABD üniversitelerinin birçoğunda ders kitabı olarak kullanilmakta. Nitekim biz de 2007 ve 2008 yillarinda Rice Universitesinde asistanligini yaptigim "Financial Engineeing" dersinde bu kitaplari ders kitabi olarak kullandik.

Salih hoca Cenevre'deki FAME Certificate finansal aktif yönetimi sertifika programın başındaydı. Kendisi, IMF, Dünya Bankası, Çin Merkez Bankası, Uluslararası Kalkınma Ajansı gibi kuruluşlara danışmanlık yaptı.

Aktif fiyatlandırması metotları, finansal türev matematiği ve gelişmiş risk yönetimi konularında dersler verdi. Hürriyet, Vatan ve son olarak Star Gazetesi'nde köşe yazarlığı yaptı.

Bir kez daha kendisine rahmet ailesi ve sevenlerine bassagligi diliyoruz.






Devamını okumak için tıklayınız...

Publish or Perish

Ekonomi'de doktora yapan ya da su an akademi'de yeni hoca olan arkadaslara siddetle tavsiye edecegim bir workshop var: "The Art of Publishing" , Emory universitesinde yarin yapilacak workshop'da unlu dergilerin editorleri gelip konusma yapacakalar:
Workshop'ta neler var:
  • American Economic Review, Journal of Politics, Journal of Political Economy, Econometric Reviews, Journal of Econometrics v.b. gibi dergilerin editorleri sunum yapacaklar
  • Sunum basliklarindan bir kac tanesi su sekilde:
    En iyi dergilerde makale cikartmanin yollari, Makale yazimi, dergi secimi ve revsiyon sureci, Dergi seciminde nelere dikkat edilmeli, Konu secimi vesaire...
  • 17 nisan cuma gunu 9 a.m. (eastern time) baslayacak program online webcasting olacagindan, hem programi canli dinleyebilir, hem de email atarak aninda sunuculara soru sorabilirsiniz,
  • Program daha sonra http://itunes.emory.edu/index.html adresinden dinlenebilir.

Devamını okumak için tıklayınız...

11 Nisan 2009 Cumartesi

Yenilikçi Ürünler ve Denetim - IST30 (IMKB30)


IMKB-30 endeksine dayalı ilk borsa yatırım fonu olan IST30 (Finansbank A.Ş. İMKB 30 A tipi Borsa yatırım fonu) 7 Nisan 2009 Salı günü IMKB’de işlem görmeye başladi.

IST-30 Turkiye'de tek bir işlemle tüm endeksin komple alınıp satılmasını sağlıyacak ilk enstrüman. IST30 ile yatırımcılar, tek bir işlemle İMKB'de en fazla işlem gören, halka açıklık oranı en yuksek şirketlere yatırım yapma imkani yakalayacak. Boylece İMKB Ulusal-30 Endeksi'nin getirisine ortak olmak ve riski dağıtmak mümkün olacak. Ayrica yatırımcılarin, İMKB-30 Endeksi'ni açığa satış işlemi ("short selling") yapmalari da mümkün olucak.



Zaten daha önceden, İMKB-30 endeksinin İzmir VOB’da (vadeli islem ve opsiyon borsasi) vadeli bir kontrati ("'forward contract") bulunuyordu . Boylece yurtdışında aliskin oldugumuz bir finansal urunun hem spotunun hem de vadelisinin aynı anda işlem gormesi Turkiye'de de gerceklesmis oluyor.

Umariz bu yenilikci urunler finansal piyasalarimizin daha fonksiyonel calismasina katkida bulunurlar. SPK tarafindan sıkı bir sekilde denetlendigi müddetce yenilikci ürünlerin faydali olacagina inaniyorum. Ozellikle de acıga satıs meselesine ozel hassasiyet gosterilmeli. Cok dikkatle takip edilmeli ve manipulasyona asla izin verilmemeli. Yoksa, saldım cayıra mevlam kayıra, isteyen istedigini alsın isteyen istedigi satsın, birakınız yapsınlar, birakınız etsinler mantigıyla piyasa ormana dondurulurse su an global capta yasanan sorunları ulkemizde de gorebiliriz. Bu baglamda 2001 krizinin ardından bankacılık sektorundeki sıkı denetimin ulkemize sagladıgı kazanımları su an gormekteyiz. Sıkı denetim devam etmeli...


Devamını okumak için tıklayınız...

08 Nisan 2009 Çarşamba

Finans Sektoru H1-B Basvurusu Yapamiyor

Yeni cikan bir kanun geregi Amerika'da batmaktan devlet eliyle kurtulan bankalarin H1-B vizesi ile yabanci eleman ise almalari yasaklandi. Yani J.P Morgan, Bank of Amerika, Citi Group gibi buyuk finans kuruluslarinin kapilari yabancilara kapandi. Bu dupeduz korumaci bir politika ve fayda degil zarar uretecegi kesin. Nitekim konuyla ilgili Financial Times'ta cikan bir yaziyi paylasmak istedim. Goldman Sachs patronu Blankfein de bu yasa nedeniyle ciddi endiseler tasiyor.

http://www.ft.com/cms/s/0/ccc60850-2398-11de-996a-00144feabdc0.html




Devamını okumak için tıklayınız...